- Kim bilir yine suç kimde olacak? dedi.
Anlamadım. Tam ne demek istediğini soracaktım ki... Yine daldı.
- Sene bitiyor ya, bakalım faturayı kime keseceğiz? dedi ve çok uzaklara bakmaya başladı.
Yine beni düşündüren bir laf etmeyi başardı diye tam ona kızacakken "sahi suç kimin" dedi bir ses sanki içimde.
uykuya daldı, çok içti gene diye geçirdim içimden. Ve o kilit sorunun cevabını düşünmeye başladım.
Sahi, yine nelerin faturasını kesecektik?
Başarısızlıklarımın mesela, yine o çok istediğim hamleyi atamadığım için kızacağım.
Ve belki de lanet edeceğim.
Sonra kırgınlıklar gelecek. Yediremediğim laflar. Hak etmediğimi düşündüğüm.
Kalp kırıklıkları daha derinden yaralayanlara verdiğim isim, onları da düşüneceğim.
Vah'lanacağım besbelli. Pişman da olabilirim.
Ama faturayı kime keseceğim apaçık ortada.
herkes gibi bu yıla.
Bu sene bana çok iyi gelmedi diyebilirim. Bitse de gitsek, bunun popüler versiyonu.
Yeni seneden çok umutluyum da ümit dolu versiyonu.
Derin bir nefes aldım, sanırım iç çektim ki uyandı.
- Dert etme bu kadar, yeni sene bize uğurlu gelecek. dedi.
Sen de mi, diyecektim ki sustum.
Bu sene için aldığım en yeni karar: bir fatura kesilecekse adresi benim.
Sevdiklerimin kıymetini bileceğim bir yıl olsun diye karar verdiğim için, yeni yıla anlam yüklemeyeceğim ve hiç bir beklentimi, hayalimi bu 12 aya bağlamayacağım için kararımı açıklamadan önce ona sımsıkı sarıldım, sonra derin bir nefes aldım:
- iyi ki doğdun canım. yine ilk kutlayan ben olmak istedim.
26 Aralık 2013 Perşembe
5 Aralık 2013 Perşembe
ha gayret
vakitsizlikten değildi aslında suskunluğum.
söyleyeceklerimi söylemekten korktuğum içindi.
üniversitedeyken adına toplum baskısı derdik
lisedeyken annemler izin vermez denirdi ona, veya ne bileyim babam kızar.
çok havalıysan veya delikanlıysan da "bize yakışmaz"dır onun adı.
nereye gidiyoruz sorusunu günde en az on defa sormaya başladığım için yazamadım uzun zamandır.
ve biraz da kendimi yenilediğim için.
ilk defa tutkumun peşinden gitmeyi akıl ettiğim için susmayı tercih ediyorum bu ara.
susmam tehlikeli değil, ilk defa benim için iyi olacak.
bencillik mi dersiniz, sen çok değiştin mi bilmem.
ha gayret büyüyoruz da ondan;
28 yaşında hala çocuk zannedip kandırdıklarını zannettiklerinden
sessiziz, anamız babamız öyle öğrettiği için çıkışmayız diye ezik sandıklarından
hayata geldiğimizden beri her şartta değil yalan, olmayan suçu üstümüze aldığımızdan
ne burnumuz boktan kurtuldu, ne de huzura kavuştuk.
ama bak büyüyoruz.
neler gördük, neler göreceğiz birbirinin kopyası olan hayatlar dışında? bilmiyorum.
servis camından izlediğimde ruhsuz gözleri, "gamsız olmalıydık, beceremedik"diyorum.
kendimizi sıktık da ne oldu?
bak bugün neden çok ağladık annemle?
sağlıktan ötesi yokken, o güneş doğmadan çalan zil niye.
büyüyoruz da ondan çalıyor.
belki bir gün anlarım, anlarsınız diye hatırlatıyor bize, bir şey fısıldıyor itiraf etmesi çok güç.
ha gayret.
9 Kasım 2013 Cumartesi
hayatımdaki tüm erkeklere: kızlı erkekli bir not
Canbert mesela.
Biz hiç kızlı erkekli gibi davranmadık birbirimize.
Sevgimiz karşılıklıydı elbet.
O hiç göstermez, ben her an dilimden düşürmem ay canım'ımı.
Bir gün bile aramızdaki dostluk acaba sorusunu sormadı bize.
Ben kız O erkek.
Antalya'ya götürdü okul bizi, odası çok pisti.
Kapımızı çaldı, ben uyuyamam o odada dedi, hepimiz gel buraya deyiverdik, hiç tereddüt etmedik.
Sibel de Ceyda da ben de, Canbert bize hiç farklı gelmezdi.
Evet o erkek, biz kız.
Sabaha kadar sohbet ettik, uyuduk da.
Aynı odada. Ayıp mı?
Gece Sibel hasta oldu, iyi ki Canbert de burada dedik.
Sabah bizi doktora Canbert götürdü.
Seneler sonra ameliyat oldum, ilk sabah kapıyı Canbert açtı.
Görünce "iyi ki" dedim, sarıldım.
Yine o işin dalgasındaydı.
Üniversitede olmamıza rağmen ben not alamamaya da ağlardım, en ufak sinirimi bozan hocaya da.
Hep sordu, yılmadan "Feyyalim, neden ağlıosun?"
Bana Feyyal der mesela, takma adım, ya da adımın yamulmuş hali.
Aramızda çok sır var paylaşılmış.
Paylaşılmaya devam eden.
Dün akşam beraber iş yaptık, sabahladık, yine iyi ki dedirtti bana.
Hep kızlı erkekli gezdik, gezmeye devam ediyoruz.
Hep sarıldık sımsıkı, birbirimizden güç almaya devam edeceğiz
Eğer konu cinsiyetse, cinsellikse, bize göre o da kız ben de kız
O ne denli erkekse, ben de o kadar erkek.
Sadece Canbert de değil,
Kerem mesela.
Saatlerce beni bekler, anlatırım dinler.
Sıkılsa da söyler mi, söylemez.
Beni çok sever. Aylarca görüşmeyiz, ararım aynı yerden devam eder.
Ben bebekken de böyleydim. En yakın iki erkeğim: Mert ve Hakan'dı.
Ayıp söylemesi, bezlerimiz yan yana değişirmiş.
Hiç kopmayız, aradan neler geçti gitti. Yine hep çok özleriz, birbirimizi çok iyi biliriz.
Son dönemde bir erkek daha girdi hayatıma. İsmet.
Ayda bir görüşüp o mekan senin bu mekan benim gezeriz.
İsmet gurme, damak tadına bayıldığım bir erkek.
Hep dertleşiriz, bazen yasaklarız konuşmayı gülmek isteriz, güleriz de : çok içten!
Orkun mesela: o olmasa iş hayatımın 2 senesi bu kadar renkli olur muydu?
Şimdi nasıl özlüyorum yeni işte onu?
Koptuk mu; asla.
Peki ya Koray? Kim benim için.
Anlatacak kelimem var mı bilmiyorum.
1 yıl buluşamayız, kızarız birbirimize canımız acır.
Buluşunca nasıl sıkı sarılırız?
Her sene 31 Aralık saat 12'de olur da yan yana değilsek ilk kime mesaj atarım?
Kızlı erkekli gezmeye
Sımsıkı sarılmaya
Paylaşmaya devam edeceğim hayatımı onlarla.
Çünkü hayat karşındakini "insan" olarak anladıkça anlam kazanıyor.
Onların da kalbi, benim de onlar gibi 2 gözüm var.
O çok kafaya takılan farklı şekildeki bir organ, benden ne canım abimi, canım arkadaşlarımı, can dostlarımı uzaklaştıramaz.
Bugün de yine onları göreceğim.
Ayıp söylemesi: hepsini çok seviyorum.
Haydi buradan buyrun bakalım!
29 Ekim 2013 Salı
19 Ekim 2013 Cumartesi
çalışmak ne demek?
Bayram tatilinde Cunda'ya gittik 2 günlüğüne.
Annem babam ve Sinan'la..
Cunda'yı severim ama biraz özensiz bulurum oldum olası emek harcanmamış, üzerinde kafa patlatılmamış.
Meydanını da severim, ama asıl ara sokakları.
Yağmurlu bayram sabahı el emeği ile hayatını geçindirenlerle sohbet etmek istedim.
Taş kahvenin iki sokak arkasında ev yapımı şarap tabelasına bakarken, bir gümüş takı atölyesi gördüm.
Sahibi kararmış elleriyle yaptıklarını gösterdi.
Çok yaşlanmış, artık günde en fazla 2 kolye yapabiliyormuş.
Düşündüm kendi kendime, ben bir günde kaç kolye yapacak emek harcıyorum?
Bir kolyeyi bitirip kopçasını bile takamadığıma eminim.
Çünkü bizde işler bitmiyor ortaya çıkan emek ise tartışılır..
İçimdeki karamsar kızın çenesini kapatmasını beklemeden çıktım dükkandan..
Deniz kokan sokaklarda yürümeye devam ettim.
Bir başka oluyor buralarda hayat. Biz ada kafası diye dalga geçerdik üniversitedeyken ama, gerçekten başka..
Bir kere yalan dolan yok.
O peynir bende yok ve komşuda varsa ben müşterimi komşuma yönlendireyim mantığı hakim.
Öyle olunca da herkesin geliri belli, huzuru belli.
Soluğu meydandaki otoparkta aldım.
Kafamı kaldırmama neden olan o şarkı: working class hero.
Obsession isimli dükkan karşımda.
Hediyelik eşya satıyor gibi geldi, bakmak istedim.
El emeği ne demek?
Çalışmak ne demek?
Hakkı abi ile tanışma şansım oldu.
Annemle sohbet ettiler uzun süre.
Emeğini anlayan çok az kişinin var olmasından yakındı.
Sanırım o günde çok 2 kolyeden fazla üretiyor.Aslında heykel üzerine çalışıyormuş, heykele kırgınmış.
Emeğinin karşılığını alamamak ne demek?
Çalışmak ne demek ? Hep bunları düşündüm.
Vardığım sonuç şu;
hayatta karşınıza hangi engel çıkarsa çıksın ben bunu yapmak istiyorum dediğiniz ve ürettiğinizle övündüğünüz şey aslında çalışmak.
üretebilmek demek
ürettiği ile var olmak demek
Hakkı abi denince akla bu zevkli ahşap hediyeliklerin gelmesi gibi..
Biz ne ürettik, ne ile varız?
Cevabım net değil henüz. Veya paylaşmaktan korkuyorum.
Derim ki; Hakkı abi'nin azmini, emeğini görmek ve takdir etmek için, örnek almak için uğrayın yolunuz düşünce Cunda'ya..
Annem babam ve Sinan'la..
Cunda'yı severim ama biraz özensiz bulurum oldum olası emek harcanmamış, üzerinde kafa patlatılmamış.
Meydanını da severim, ama asıl ara sokakları.
Yağmurlu bayram sabahı el emeği ile hayatını geçindirenlerle sohbet etmek istedim.
Taş kahvenin iki sokak arkasında ev yapımı şarap tabelasına bakarken, bir gümüş takı atölyesi gördüm.
Sahibi kararmış elleriyle yaptıklarını gösterdi.
Çok yaşlanmış, artık günde en fazla 2 kolye yapabiliyormuş.
Düşündüm kendi kendime, ben bir günde kaç kolye yapacak emek harcıyorum?
Bir kolyeyi bitirip kopçasını bile takamadığıma eminim.
Çünkü bizde işler bitmiyor ortaya çıkan emek ise tartışılır..
İçimdeki karamsar kızın çenesini kapatmasını beklemeden çıktım dükkandan..
Deniz kokan sokaklarda yürümeye devam ettim.
Bir başka oluyor buralarda hayat. Biz ada kafası diye dalga geçerdik üniversitedeyken ama, gerçekten başka..
Bir kere yalan dolan yok.
O peynir bende yok ve komşuda varsa ben müşterimi komşuma yönlendireyim mantığı hakim.
Öyle olunca da herkesin geliri belli, huzuru belli.
Soluğu meydandaki otoparkta aldım.
Kafamı kaldırmama neden olan o şarkı: working class hero.
Obsession isimli dükkan karşımda.
Hediyelik eşya satıyor gibi geldi, bakmak istedim.
El emeği ne demek?
Çalışmak ne demek?
Hakkı abi ile tanışma şansım oldu.
Annemle sohbet ettiler uzun süre.
Emeğini anlayan çok az kişinin var olmasından yakındı.
Sanırım o günde çok 2 kolyeden fazla üretiyor.Aslında heykel üzerine çalışıyormuş, heykele kırgınmış.
Emeğinin karşılığını alamamak ne demek?
Çalışmak ne demek ? Hep bunları düşündüm.
Vardığım sonuç şu;
hayatta karşınıza hangi engel çıkarsa çıksın ben bunu yapmak istiyorum dediğiniz ve ürettiğinizle övündüğünüz şey aslında çalışmak.
üretebilmek demek
ürettiği ile var olmak demek
Hakkı abi denince akla bu zevkli ahşap hediyeliklerin gelmesi gibi..
Biz ne ürettik, ne ile varız?
Cevabım net değil henüz. Veya paylaşmaktan korkuyorum.
Derim ki; Hakkı abi'nin azmini, emeğini görmek ve takdir etmek için, örnek almak için uğrayın yolunuz düşünce Cunda'ya..
13 Ekim 2013 Pazar
gel keyfim gel
hafta içleri ot gibi geçiyor
işten eve evden işe gerçek oldu
bana mutsuzluk veriyor
ufak keyifler yaratmaya çalışıyorum, kimi zaman olmuyor
plansızlık mı desem, bitmeyen ego savaşları mı bilmiyorum, çok da irdelemiyorum böyle bir karar aldım.
gel gelelim keyfi unuttuk.
daha doğrusu keyif almayı unuttuk.
geçen hafta sonu film ekimi ile beraber karar verdim : bu hafta sonu keyifle geçsin dedim.
ve dakika 1 gol 1. filmi kaçırdık. üstelik 3 dakika ile içeri alınmadık
normalde ben deliririm. hiç sinirlenmedim
fırsat bu fırsat başladık keyfini çıkarmaya.
İlk durağımız Limonlu Bahçe oldu
Çok özlemişim. Lisede kızlarla dedikodu mekanımız olan Limonlu bahçe hiç değişmiyor, en güzel yanı da bu zaten. İçerideki koltukları yenilemişler, çok samimi bir hava vermişler. Ve o meşhur salıncak..
Gel de bu bahardan kalma Ekim'in ilk hafta sonunun tadını salıncakta çıkarma.. Hemen atladım. Neredeyse yirmi dakika hiç bir şey düşünmeden sallandım. Zaman çok hızlı geçiyor, çocuk olmak ve çocuk olduğunun farkına varmak muhteşem bir duygu.
Robinson'da bir saat
Hiç işimiz yokmuşcasına Robinson'a attık kendimizi. Tam 1 sene olmuş gitmemişim. Çok sohbet ettik.
Üst katta oturduk puflara, seçtik kitaplarımızı. Sadece kendimiz için değil Nur için de : )
Robinson kartın katkısını sorduk, çok mutlu olduk. biz de aldık 3 tane ve çıktık kişi başı dörder beşer kitapla.
Salt'a uğradık, sorduk kendimize : neden barbarlaştık diye...
Robinson'da bir saat
Hiç işimiz yokmuşcasına Robinson'a attık kendimizi. Tam 1 sene olmuş gitmemişim. Çok sohbet ettik.
Üst katta oturduk puflara, seçtik kitaplarımızı. Sadece kendimiz için değil Nur için de : )
Robinson kartın katkısını sorduk, çok mutlu olduk. biz de aldık 3 tane ve çıktık kişi başı dörder beşer kitapla.
Salt'a uğradık, sorduk kendimize : neden barbarlaştık diye...
Tüketimle doğru orantılı olduğunu, şuursuzca tükettikçe nelerin yok olduğunu
sevgisizliğin, duyarsızlığın kaynağını
gürültünün eğlence ile karıştırıldığı hayatları
satılan hayatları
gerçek sanatçıları izledik gözlemledik dinledik.
bu yıl ücretsiz olarak düzenlenen bienale katılımın bu denli yüksek olması çok sevindirici.
Öğrenecek çok şeyimiz olduğunu bilmemiz bile bir adım.
Emeğin yemeği: Culinary Institute
Özenle hazırlanan günün yemeklerini tatmadıysanız çok şey kaybettiğinizi söyleyebilirim.
Sonra da soluğu 19:30 seansında aldık.
Benim Babam, Benim Oğlum, Kore eda'nın saatlerce düşünmeme sebep olan muhteşem filmi.
Kan bağı ne demek, aileni seçmek veya seçememek..
Genetik ne getiriyor, yaşanmışlık ne katıyor. Bu soruların cevabı muhteşem bir hikayede saklı..
Saate bakmadık, plan yapmadık.
Hiç panik olmadık.
Sorumun cevabı da belli oldu böylece.
Keyif almak; sevdiklerinizle en önemlisi de arkadaşlarınızla olmak demek.
Saatleri kovalamadan, huzur bulmak, keşfetmek demek.
Benden söylemesi: keyif aldığınız her yeri bir kenara not alın.
Sonrası gel keyfim gel...
sevgisizliğin, duyarsızlığın kaynağını
gürültünün eğlence ile karıştırıldığı hayatları
satılan hayatları
gerçek sanatçıları izledik gözlemledik dinledik.
bu yıl ücretsiz olarak düzenlenen bienale katılımın bu denli yüksek olması çok sevindirici.
Öğrenecek çok şeyimiz olduğunu bilmemiz bile bir adım.
Emeğin yemeği: Culinary Institute
Özenle hazırlanan günün yemeklerini tatmadıysanız çok şey kaybettiğinizi söyleyebilirim.
Sonra da soluğu 19:30 seansında aldık.
Benim Babam, Benim Oğlum, Kore eda'nın saatlerce düşünmeme sebep olan muhteşem filmi.
Kan bağı ne demek, aileni seçmek veya seçememek..
Genetik ne getiriyor, yaşanmışlık ne katıyor. Bu soruların cevabı muhteşem bir hikayede saklı..
Keyif bunun neresinde?
Yeni bir yer keşfetmedik.Unuttuklarımızı hatırladık sadece.Saate bakmadık, plan yapmadık.
Hiç panik olmadık.
Sorumun cevabı da belli oldu böylece.
Keyif almak; sevdiklerinizle en önemlisi de arkadaşlarınızla olmak demek.
Saatleri kovalamadan, huzur bulmak, keşfetmek demek.
Benden söylemesi: keyif aldığınız her yeri bir kenara not alın.
Sonrası gel keyfim gel...
5 soruda kendi cevaplarımızı bulacağız
Bu kadar basit olmamalı diyenleriniz olacak elbette.
Aslında bu kadar basit olmalı.
Hiç bir konu vermeden düşününce ne dediğimi anlamıyorsunuz belki de.
keyif almak ne demek?
mutluluk? aşk?
hüzün?
ne beklediğinizle doğrudan orantılı tek çizgi belki de yaşam.
hayatımda en çok soru soracağım dönemin 30 yaşına yaklaşırken olacağını hiç tahmin etmezdim ama öyle oldu.
çocukken pek çok şeyi Sinan merak ederdi.
ben kabul edenlerdendim. bugünün meşhur pedagoglarına göre ezik veya diğer bir deyişle, boyun eğen.
annesine aşık. babasına tutkulu.
anneanne dedesini ilahlaştıran
babaannesinin zevkiyle büyüyen bir y kuşağı kızı
Fransız ekolünde yetişmiş, sabırlı, sessiz.
sonradan ne oldu da değişti?
soru sorarak işte.
hakan bey'in dediği gibi hep neden diyerek.
inanmadığım için mi?
güvenemediğim için mi?
gerçekten bilmek istediğim için mi?
bu kadar felsefi bir dosya olmayacak benimki.
bundan böyle ara sıra sorular soracağım sizlere.
yanıtlarımı hazırlarken sizden de düşünmenizi bekleyeceğim.
sonra dilerseniz buluşup tartışalım
bana fikir verin. ben size danışayım siz de bana
soruları verebilirim isterseniz şimdiden ama yok sürpriz olsun.
ilk soru bugün bulacak yanıtını : keyif almak ne demek?
Aslında bu kadar basit olmalı.
Hiç bir konu vermeden düşününce ne dediğimi anlamıyorsunuz belki de.
keyif almak ne demek?
mutluluk? aşk?
hüzün?
ne beklediğinizle doğrudan orantılı tek çizgi belki de yaşam.
hayatımda en çok soru soracağım dönemin 30 yaşına yaklaşırken olacağını hiç tahmin etmezdim ama öyle oldu.
çocukken pek çok şeyi Sinan merak ederdi.
ben kabul edenlerdendim. bugünün meşhur pedagoglarına göre ezik veya diğer bir deyişle, boyun eğen.
annesine aşık. babasına tutkulu.
anneanne dedesini ilahlaştıran
babaannesinin zevkiyle büyüyen bir y kuşağı kızı
Fransız ekolünde yetişmiş, sabırlı, sessiz.
sonradan ne oldu da değişti?
soru sorarak işte.
hakan bey'in dediği gibi hep neden diyerek.
inanmadığım için mi?
güvenemediğim için mi?
gerçekten bilmek istediğim için mi?
bu kadar felsefi bir dosya olmayacak benimki.
bundan böyle ara sıra sorular soracağım sizlere.
yanıtlarımı hazırlarken sizden de düşünmenizi bekleyeceğim.
sonra dilerseniz buluşup tartışalım
bana fikir verin. ben size danışayım siz de bana
soruları verebilirim isterseniz şimdiden ama yok sürpriz olsun.
ilk soru bugün bulacak yanıtını : keyif almak ne demek?
23 Eylül 2013 Pazartesi
neler bekliyor bizi?
işten koşturarak çıkma
metroda ter içinde kalıp
yemek yemeden o koltuğa oturma pahasına seçiyoruz filmleri.
her sene 2 defa yaşayabildiğimiz için bu heyecanı hala aynı hisleri taşıyabiliyoruz
yanımızda gelenler değişti, ne yalan söyleyeyim.
bazen annemle gittim, bak kızın sinema okudu da ne güzel filmler seçiveriyor dercesine..
bazen lise aşklarıyla en büyük paylaşımın anahtarıydı, anlamıyorduk o zaman kim kimdir, iyi film neye denir.
sonra üniversitede aynı heyecanı yaşayanlarla tanışınca rengi değişti işin. dünyanın en taze ve en tatlı annesi nazlikom vazgeçilmezi oldu seçimlerimin.
hele canbert. o yoksa bizim 3'lü yoktu.
arada bir sibel vardı bize ayak uyduran.
bazen de ipek ve gökçe.
peki bu sene?
Abdellatif Kechiche'i çok sevdiğim için. Mavi en sıcak renktir'i deneyeceğim.
müzik çok şey ifade ettiği için, sen şarkılarını söyle'yi seçtim, hiç susmasını istemediğim için.
bazen yanlış zannettiğim trenin beni doğru yolda götürdüğüne inandığım için sefertasını haftasonu için not ettim.
cumartesi günü eskisi gibi en az 2 filmle geçsin derken, aileden yola çıkarak benim babam benim oğlum'u da görmek istedim.
savaş mı barış mı? savaş ne zaman biter, izleri nasıl yok olur? sanırım bir yönden cevabı, yabancıda.
siz seçmediyseniz, göz atın derim.
metroda ter içinde kalıp
yemek yemeden o koltuğa oturma pahasına seçiyoruz filmleri.
her sene 2 defa yaşayabildiğimiz için bu heyecanı hala aynı hisleri taşıyabiliyoruz
yanımızda gelenler değişti, ne yalan söyleyeyim.
bazen annemle gittim, bak kızın sinema okudu da ne güzel filmler seçiveriyor dercesine..
bazen lise aşklarıyla en büyük paylaşımın anahtarıydı, anlamıyorduk o zaman kim kimdir, iyi film neye denir.
sonra üniversitede aynı heyecanı yaşayanlarla tanışınca rengi değişti işin. dünyanın en taze ve en tatlı annesi nazlikom vazgeçilmezi oldu seçimlerimin.
hele canbert. o yoksa bizim 3'lü yoktu.
arada bir sibel vardı bize ayak uyduran.
bazen de ipek ve gökçe.
peki bu sene?
Abdellatif Kechiche'i çok sevdiğim için. Mavi en sıcak renktir'i deneyeceğim.
müzik çok şey ifade ettiği için, sen şarkılarını söyle'yi seçtim, hiç susmasını istemediğim için.
bazen yanlış zannettiğim trenin beni doğru yolda götürdüğüne inandığım için sefertasını haftasonu için not ettim.
cumartesi günü eskisi gibi en az 2 filmle geçsin derken, aileden yola çıkarak benim babam benim oğlum'u da görmek istedim.
savaş mı barış mı? savaş ne zaman biter, izleri nasıl yok olur? sanırım bir yönden cevabı, yabancıda.
siz seçmediyseniz, göz atın derim.
25 Ağustos 2013 Pazar
hiç eskimeyen ne var hayatınızda?
Yeni rakı'nın veda filmini izlerken geldi aklıma.
her günün birbirine kopyası kadar benzediği hayatımızda; hiç eskimedi, hiç tükenmedi dediğiniz ne var?
aklıma ilk gelenleri not ettim.
yazmak mesela, kendimce. hiç eskimedi, hep iple çekerim. eskimez de. ekmek kapım olur mu zannetmem ama beni hep mutlu etti, hep de edecek.
nazlı mesela; geç kazandım ama hiç eskimeyecek benim için. bugün onun heyecanını yaşamak beni her şeyden çok mutlu ediyor. sonra diyorum ki, demek ki "dost" bu demek.
ipek; onunla paylaştıklarımda hep samimiyet olduğu için , sibel hep en doğruları söylediği için ve hep yanımda olduğu için, canbert beni varlığıyla mutlu ettiği için, kerem çok önemli olduğu için , ceyda hep bıraktığımız yerden devam edebileceğimiz için eskimeyecek.
zeynep de orkun da eskimeyecek. sendi hiç bitmeyecek.
melis de öyle. hep içten olduğu için.
birbirine hiç benzemez kuzenlerim hiç eskimeyecek.
halamla aynı kafada oluşum da eskimeyecek, teyzemle hep aynı telden çalmam da...
anneannem hiç bitmeyecek. sanki dedemikolar ve babaannem eskiyebildi mi?
bir de saymadıklarım var, eskimek değil her gün yeni kalan. paylaşılanların hep en derinden
sinan gibi. leyla gibi. koray gibi. mert gibi, hakan gibi.
peki ya anılar?
adada bu yıl güneşi batırmamız hiç eskimeyecek.
mucize nedir derken yıldızları izlemek eskimeyecek.
barış manço hep yeni kalacak mesela.
how i met mi dexter mı polemiklerimiz gibi
bebekliğin kumbağa'sı mı, gençliğin klasisi mi gibi.
bunları düşündükçe,
iş gibi, günlük gereksiz çekişmeler gibi ne değersiz dakikalarda boğuluyoruz dedim kendi kendime.
oysa tek yapmamız gereken; hak edenlere, hep yeni kalanlara, en sevdiklerimle kaldırmak kadehi.
e o zaman, mutlu paylaşımlara.
kocaman bir teşekkür videoyu paylaşan esra'ma..
http://www.youtube.com/watch?v=yOPctqdMCDM
her günün birbirine kopyası kadar benzediği hayatımızda; hiç eskimedi, hiç tükenmedi dediğiniz ne var?
aklıma ilk gelenleri not ettim.
yazmak mesela, kendimce. hiç eskimedi, hep iple çekerim. eskimez de. ekmek kapım olur mu zannetmem ama beni hep mutlu etti, hep de edecek.
nazlı mesela; geç kazandım ama hiç eskimeyecek benim için. bugün onun heyecanını yaşamak beni her şeyden çok mutlu ediyor. sonra diyorum ki, demek ki "dost" bu demek.
ipek; onunla paylaştıklarımda hep samimiyet olduğu için , sibel hep en doğruları söylediği için ve hep yanımda olduğu için, canbert beni varlığıyla mutlu ettiği için, kerem çok önemli olduğu için , ceyda hep bıraktığımız yerden devam edebileceğimiz için eskimeyecek.
zeynep de orkun da eskimeyecek. sendi hiç bitmeyecek.
melis de öyle. hep içten olduğu için.
birbirine hiç benzemez kuzenlerim hiç eskimeyecek.
halamla aynı kafada oluşum da eskimeyecek, teyzemle hep aynı telden çalmam da...
anneannem hiç bitmeyecek. sanki dedemikolar ve babaannem eskiyebildi mi?
bir de saymadıklarım var, eskimek değil her gün yeni kalan. paylaşılanların hep en derinden
sinan gibi. leyla gibi. koray gibi. mert gibi, hakan gibi.
peki ya anılar?
adada bu yıl güneşi batırmamız hiç eskimeyecek.
mucize nedir derken yıldızları izlemek eskimeyecek.
barış manço hep yeni kalacak mesela.
how i met mi dexter mı polemiklerimiz gibi
bebekliğin kumbağa'sı mı, gençliğin klasisi mi gibi.
bunları düşündükçe,
iş gibi, günlük gereksiz çekişmeler gibi ne değersiz dakikalarda boğuluyoruz dedim kendi kendime.
oysa tek yapmamız gereken; hak edenlere, hep yeni kalanlara, en sevdiklerimle kaldırmak kadehi.
e o zaman, mutlu paylaşımlara.
kocaman bir teşekkür videoyu paylaşan esra'ma..
http://www.youtube.com/watch?v=yOPctqdMCDM
17 Ağustos 2013 Cumartesi
14 seneden geriye kalan
Oysa 2 gün sonrasında Kuşadası'na tatile gidecektik.
Mertle, Hakanla, Leyloşumla, Sinanımla, annelerimizle..
Sinan'ın ayağı iyileşsin diye dua ediyorduk, tatile çıkmamıza hiç bir şey engel olamaz havasındaydık.
Ne planlar, ne planlar.
Öyle ya, 1 dakikada her şey değişti.
Elektrik bir kesilirse başımıza neler geliyor o gece öğrendik.
1 dakikada 170 basamağı kucağımda kardeşimle inmeyi o gece öğrendim.
Korktuğum için babama sarılmak istedim, bulamadım karanlıkta onu, babam sandığım ilk adama geçti değil mi diye sordum.
Geceliğimi kıvırıp üzerime geçirdiğim kazakla, aynı kıyafetlerle aynı çamaşırlarla 3 gün geçirdim.
10 saat boyunca sadece telsim'in çektiği sevinciyle Orhan'ın telefonundan onlara ulaşmaya çalıştık.
"Babannem yaşıyor mu, dedem yaşıyor mu"
Sonunda işte o ses: "Oğlum Orhan ben iyiyim, deden biraz fenalaştı ama burada bize iyi bakıyorlar."
O nasıl tarif edilemez bir duygu!
Başımıza ne geldi peki?
Nerede oldu bu sarsıntı?
Kimlere ne oldu acaba?
Peki ya Zeki Eniştem, Peki ya balkonda uyuyan Hürrem Teyzem?
Saatler sonra 12 saatte Yalova'dan pijamalarıyla canını kurtarmış olmanın verdiği telaşla ve bir o kadar da çaresizlikle eve ulaşan babaannem, canım dedem. Onların anlattıkları...Muhteşem sağlam yapı denen binanın 3 katının yerin içine girmesi...
Elektrik geldi diye sevinirken, Yüksel sitesi yerle bir oldu haberini televizyondan duymak nasıl bir duyguydu acaba? 317 komşunun artık yok olduğunu duymak...
İşte bir gece öğrendik tüm bunları.
Ölümün bize bir saniye kadar yakın olduğunu.
Galatasaray aşkımı başlatan canım zeki eniştemin artık yok olduğunu.
ay ben onu bunu giymem derken, bir gecelikle gece gündüz 3 günün nasıl geçtiğini
komşuluğun ne demek olduğunu
televizyondan gerçeği gördüğümüzü zanetttiğimi
kahramanlar da çıkardı bu akşam.
babamın ceset torbası üreten arkadaşına kurtarıcı gözüyle baktık
Nasuh Mahruki daha da devleşti
bir dedemiz oluverdi ismi "deprem"
şimdi bugün 14 sene önceden geriye ne kaldı hiç düşündünüz mü?
onların hasreti kaldı geriye, hala gözyaşı ile andığımız hatıraları kaldı.
sevmeye ve kavuşmaya verilen önem kaldı.
gece 3 sularında uyanınca, içimde bıraktığı tedirginlik kaldı.
izleri kaldı o gecenin, ne yaparsan yap unutulmaz.
ve bir kez daha hiç yaşanmamasına yönelik dualar, dilekler kaldı, her akşam tekrarlanan.
14 seneden geriye kalan; öğrenilemeyen çaresizlik.
Mertle, Hakanla, Leyloşumla, Sinanımla, annelerimizle..
Sinan'ın ayağı iyileşsin diye dua ediyorduk, tatile çıkmamıza hiç bir şey engel olamaz havasındaydık.
Ne planlar, ne planlar.
Öyle ya, 1 dakikada her şey değişti.
Elektrik bir kesilirse başımıza neler geliyor o gece öğrendik.
1 dakikada 170 basamağı kucağımda kardeşimle inmeyi o gece öğrendim.
Korktuğum için babama sarılmak istedim, bulamadım karanlıkta onu, babam sandığım ilk adama geçti değil mi diye sordum.
Geceliğimi kıvırıp üzerime geçirdiğim kazakla, aynı kıyafetlerle aynı çamaşırlarla 3 gün geçirdim.
10 saat boyunca sadece telsim'in çektiği sevinciyle Orhan'ın telefonundan onlara ulaşmaya çalıştık.
"Babannem yaşıyor mu, dedem yaşıyor mu"
Sonunda işte o ses: "Oğlum Orhan ben iyiyim, deden biraz fenalaştı ama burada bize iyi bakıyorlar."
O nasıl tarif edilemez bir duygu!
Başımıza ne geldi peki?
Nerede oldu bu sarsıntı?
Kimlere ne oldu acaba?
Peki ya Zeki Eniştem, Peki ya balkonda uyuyan Hürrem Teyzem?
Saatler sonra 12 saatte Yalova'dan pijamalarıyla canını kurtarmış olmanın verdiği telaşla ve bir o kadar da çaresizlikle eve ulaşan babaannem, canım dedem. Onların anlattıkları...Muhteşem sağlam yapı denen binanın 3 katının yerin içine girmesi...
Elektrik geldi diye sevinirken, Yüksel sitesi yerle bir oldu haberini televizyondan duymak nasıl bir duyguydu acaba? 317 komşunun artık yok olduğunu duymak...
İşte bir gece öğrendik tüm bunları.
Ölümün bize bir saniye kadar yakın olduğunu.
Galatasaray aşkımı başlatan canım zeki eniştemin artık yok olduğunu.
ay ben onu bunu giymem derken, bir gecelikle gece gündüz 3 günün nasıl geçtiğini
komşuluğun ne demek olduğunu
televizyondan gerçeği gördüğümüzü zanetttiğimi
kahramanlar da çıkardı bu akşam.
babamın ceset torbası üreten arkadaşına kurtarıcı gözüyle baktık
Nasuh Mahruki daha da devleşti
bir dedemiz oluverdi ismi "deprem"
şimdi bugün 14 sene önceden geriye ne kaldı hiç düşündünüz mü?
onların hasreti kaldı geriye, hala gözyaşı ile andığımız hatıraları kaldı.
sevmeye ve kavuşmaya verilen önem kaldı.
izleri kaldı o gecenin, ne yaparsan yap unutulmaz.
ve bir kez daha hiç yaşanmamasına yönelik dualar, dilekler kaldı, her akşam tekrarlanan.
14 seneden geriye kalan; öğrenilemeyen çaresizlik.
8 Ağustos 2013 Perşembe
... demek bayram
Beraberinde getirmiyor mu anılarınızı?
Daha 28 yaşında neyin anısı dediğinizi duyar gibiyim. Ama yaşanmışlık değil mi anılar?
Hatta yaşananlar.
Bayram güzel.
Bayram heyecan verici.
Bayram hüzün aynı zamanda benim için.
Elini öpmek istediğim kalem parmaklı canım babaannemin özlemi demek bayram.
Ağlamaklı bakışlarıyla içimi yakan canımdan çok sevdiğim büyükbabam demek bayram.
Gülmesiyle içimi ısıtan, sesini kulaklarımdan silemediğim neşeli dedeme duyduğum hasret bayram.
Her an yanında olmak istediğim, ve bu bayram da layıkıyla tadına varacağımız pamuk anneannem demek bayram.
Kuzenlerimle şakalaşmak demek bayram, hem de hiç büyümemiş gibi.
Sinan ile el öpme savaşı bayram, kardeş olmanın en güzel yanını en tatlı anlarda yaşamak ve hiç unutulmayacak anılar biriktirmek demek bayram.
Annem demek bayram
Babam demek bayram
Sıcak poğaçalı ve zeytinli açmalı kahvaltı demek bayram
Barış manço ile uyanmak demek bayram
Mesaj yerine en çok sesini duymak istediğim canım arkadaşlarımı heyecanla arayıp iyi bayramlaaar diye bağırmak demek bayram
Belki birkaç saat daha fazla uyumak demek
İstanbul’un keyfine varmak demek bayram
Sevdiklerimizle doya doya eğlenmek demek bayram
Kuzey’in gelişini beklemek demek ilk defa bu bayram.
Diğer bir deyişle, Nazlımın heyecanına ortak olmak demek ilk defa bu bayram
Bu bayram olduğu gibi her gelecek bayram sevindirsin istiyorum.
İlkleri olsun, sonları olmasın istiyorum
Güldürsün
Umutlandırsın
Anne olalım
Anneanne olalım
Babaanne olalım istiyorum
Bayramlar tadıyla gelsin istiyorum
İstiyorum ki siz de unutulmaz ve tadı yerinde bir bayram geçirin.
3 önerim var bu bayram için yine..
-
Kendinize bayram hediyesi almayı unutmayın.
Ben bu sene İstanbul Modern kafesinde kendime güzel bir öğle yemeği ısmarlayacağım. Sizi de beklerim.
-
Mısır çarşısına uğrayıp şekerlerin tadına bakmakta fayda var, yolunuz düşerse…Bol bol fotoğraf çekin bir de anlamlarını hiç kaybetmiyorlar çünkü.
Mutlu bayramlar hepimize.
3 Ağustos 2013 Cumartesi
tatil notlarım: her şeye rağmen nine
Daha 1 saat olmadı gün batımı keyfimizi tamamladıktan sonra patikadan köyün merkezine indik.
Bir kısmımız önden aceleci davrandı, bir bankta geri kalanları beklemeye başladı.
aceleci ben, nasıl olduysa fotoğraf çekme şevkiyle geride kalmışım.
- neyin var ki teyze? lafına takıldım özgür'ün.
bir de baktım; şişe dibi gözlükleriyle bohçasını sırtında taşıyan, yırtık çarıklı bir nineyle sohbet başlamış..
sözünü hiç kesmedik, çünkü bu kez ben değil hepimizin gözü yaşlıydı.
"gocam 1 senedir şekerden yatıo. 2 oğlum vardı dağ gibi ikisi de öldü, gitti." hanımları da onlar gidince durmadı, dayanamadı yokluğa gaçtılar. 2 torun kaldı bana onlara bakıodum güçük oğlumla. şimdi o da gaza geçirdi, o da yatıo.. ben de sabah erkenden çıkıom, kekik satmaya, akşamdan ördüğüm yün ipleri satıom, reçel satıom. siz de alın be evladım.." dedi.
bir avazda.
her şeye rağmen, o yırtık çarıkları, topallayan ayağıyla, bunları anlatırken titreyen sesiyle dimdik ayakta bir nine.
her şeye rağmen, parayı değil, onun eline bakan yatalak canından çok sevdiği kocasını iyileştirebilmenin derdindeydi.
torunlarını okula yollamanın peşinde.
torbasındaki her şeyi o denli içtenlikle, yüzde 1 karla sattığını hesaba katarsak, neye yarar tüm bohçayı almak?
aldık işte, kalan tüm yün ipleri..
takıldı bize; "soranlar olverirse ne getirdin bana oraladan, hemen veriverin birer ip, oldu bitti işte" dedi..
pahada çok hafif, beklentiyi karşılayacak cinsten bir şeyler sattığının farkında.
alışverişin sonunda bohçası hafifleyince, dengesi bozuldu, attı bastonu yere.
biz ondan önce yerden almaya kalkıştık, ben alırım dedi. aksak ayağına ağırlık vermeden eğildi, aldı.
istanbul'dan geldiğimizi söyledik, bize acıdı. havası pis, pek galabalık diolar dedi. haklı.
genç olduğumuzu görüp, siz sahile inverin dedi, eğlenmemizi istedi.
en çok da yine gelin olur mu demesi bitirdi bizi... seneye aynı yerde buluşabilecek miyiz acaba?
kalın dedi, sağlıkla...
Bir kısmımız önden aceleci davrandı, bir bankta geri kalanları beklemeye başladı.
aceleci ben, nasıl olduysa fotoğraf çekme şevkiyle geride kalmışım.
- neyin var ki teyze? lafına takıldım özgür'ün.
bir de baktım; şişe dibi gözlükleriyle bohçasını sırtında taşıyan, yırtık çarıklı bir nineyle sohbet başlamış..
sözünü hiç kesmedik, çünkü bu kez ben değil hepimizin gözü yaşlıydı.
"gocam 1 senedir şekerden yatıo. 2 oğlum vardı dağ gibi ikisi de öldü, gitti." hanımları da onlar gidince durmadı, dayanamadı yokluğa gaçtılar. 2 torun kaldı bana onlara bakıodum güçük oğlumla. şimdi o da gaza geçirdi, o da yatıo.. ben de sabah erkenden çıkıom, kekik satmaya, akşamdan ördüğüm yün ipleri satıom, reçel satıom. siz de alın be evladım.." dedi.
bir avazda.
her şeye rağmen, o yırtık çarıkları, topallayan ayağıyla, bunları anlatırken titreyen sesiyle dimdik ayakta bir nine.
her şeye rağmen, parayı değil, onun eline bakan yatalak canından çok sevdiği kocasını iyileştirebilmenin derdindeydi.
torunlarını okula yollamanın peşinde.
torbasındaki her şeyi o denli içtenlikle, yüzde 1 karla sattığını hesaba katarsak, neye yarar tüm bohçayı almak?
aldık işte, kalan tüm yün ipleri..
takıldı bize; "soranlar olverirse ne getirdin bana oraladan, hemen veriverin birer ip, oldu bitti işte" dedi..
pahada çok hafif, beklentiyi karşılayacak cinsten bir şeyler sattığının farkında.
alışverişin sonunda bohçası hafifleyince, dengesi bozuldu, attı bastonu yere.
biz ondan önce yerden almaya kalkıştık, ben alırım dedi. aksak ayağına ağırlık vermeden eğildi, aldı.
istanbul'dan geldiğimizi söyledik, bize acıdı. havası pis, pek galabalık diolar dedi. haklı.
genç olduğumuzu görüp, siz sahile inverin dedi, eğlenmemizi istedi.
en çok da yine gelin olur mu demesi bitirdi bizi... seneye aynı yerde buluşabilecek miyiz acaba?
kalın dedi, sağlıkla...
1 Ağustos 2013 Perşembe
tatil notlarım: 90'lık dededen unutulmaz öğütler
yine bozmadık geleneği
uzun bir aradan sonra bir haftalık bir tatile çıkmanın verdiği sonsuz mutlulukla
+1 minnoşumuzla çıktık yola.
yine canım arkadaşlarımla.
adalardan başladık dolaşmaya.
gelibolu'nun yaman ayazını her gece serinliğiyle birlikte hissettik.
rumlarla türkler arasındaki o incecik çizgiyi birbirinden lezzetli reçellerle keşfettik.
peki ya sakızlı kahve.
2 günün sonunda rotamız asos oldu.
çocukluğumda annemlerle gittiğim asos'u rengarenk taşlar topladığımızdan mı, bol sütlü dondurmalarından mı, yoksa gün batımının yerini dolunay'a bırakmasından mı bilinmez çok sevdim.
bir akşam sibelim sağolsun, soluğu antik kentte aldık..
hepimizde plazalara hapsolmanın verdiği bunalım, 5 gün sonra yeniden işe dönecek olmanın verdiği giderek yükselen endişe, vurduk kendimizi arnavut kaldırımlara.
tırmanışın sonunda antik kente girmek isterken güvenlik gerildi önümüze.
tamam dedim, buradan anla ki hayal dünyasında değiliz, unutma ki türkiye'deyiz.
güvenlik 2-3 abicim ablacım lafının ardından gizli patika yolu önerdi, sizi görmemiş olayım tehdidiyle beraber..
patika yolu aşmaya başladığımızda hepimizde çocuksu bir heyecan vardı.
hasret kaldığımız maviyle yeşili gün batımında antik kentte seyretmenin heyecanı bu.
- ne ediyonuz oğlum, gayıp mı olvediniz?
- amcacığım dedik.. ve gözlemlemeye başladık bize doğru gelişini.
- gaybolduysaniz yardim edem dedi..
90 yaşında sandığımız amca, aslında 78 yaşındaymış.
gizli patikayı bize anlatan görevliyi mi ele versek, yoksa pat diye amca biz nereden çıkarız bu tepeye mi desek, birbirimize bakarak bekledik bir kaç dakika.
zaten biz bir şeyler diyene kadar o başladı konuşmaya..
- bu tepelen (tepelerin) dili olsa da gonuşsa... hanimi gaybettim bundan 3 sene once. o zamandan bu yana oyle bi yaşlandım ki gahrimdan ölcem dedi..
kim bilir ne kadar çok seviyordu ayşe nineyi..
- pek güzeldi gızım pek... saçlanı mı anlaten, gözleni (gözlerini) mi.. benden size dede nasihatı dedi oldukça ciddi bir tonda: bu hayatta bir ananızı, bir babanızı bir de hanımınızlan gocanızı uzmeyin dedi.
Hoş tutun onu.. Rahmetli dedem derdi, birbirinizi kardeşinle hoş tutun diye. Hatta bana haftada bir yoklama yapardı; sinanı ne kadar hoş tuttun bu hafta diye... o da aklıma gelince dedeye hissettirmeden başladım ağlamaya.
o grubumuzun geri kalanına bakarak devam etti..
- bu hayatta hiç paraylan işim olmadı. hiç sevmam (sevmem) parayı. pek çok param var su an ama yalnızlıkta ne ise yarıyo sanıyon?
ne denir ki şimdi.. koyunları kuzuları satmış, horozları varmış sadece.
bir de birbirinden güzel manzaraya bakan sırtını yeşile, önünü denize vermiş üç ev..
kiminle dolacak?
bize sordu, bu gece misafiri olmak ister miyiz diye.
yanlış anlaşılmaktan korktuğu için derdim para değil, sohbet dedi.
sonra hadi hepiniz birbirinize mukayyet olun, allah'a emanet olun deyip, tahta bastonuyla, yerleri süpüren şalvarıyla dimdik yokuşu kaya kaya ustalıkla indi..
arkasından sadece sözleri kaldı aklımızda
söz verdik onu bir daha gidip mutlaka bulmaya.
öğütlerini kulağımıza küpe ettik, yola devam ettik.
uzun bir aradan sonra bir haftalık bir tatile çıkmanın verdiği sonsuz mutlulukla
+1 minnoşumuzla çıktık yola.
yine canım arkadaşlarımla.
adalardan başladık dolaşmaya.
gelibolu'nun yaman ayazını her gece serinliğiyle birlikte hissettik.
rumlarla türkler arasındaki o incecik çizgiyi birbirinden lezzetli reçellerle keşfettik.
peki ya sakızlı kahve.
2 günün sonunda rotamız asos oldu.
çocukluğumda annemlerle gittiğim asos'u rengarenk taşlar topladığımızdan mı, bol sütlü dondurmalarından mı, yoksa gün batımının yerini dolunay'a bırakmasından mı bilinmez çok sevdim.
bir akşam sibelim sağolsun, soluğu antik kentte aldık..
hepimizde plazalara hapsolmanın verdiği bunalım, 5 gün sonra yeniden işe dönecek olmanın verdiği giderek yükselen endişe, vurduk kendimizi arnavut kaldırımlara.
tırmanışın sonunda antik kente girmek isterken güvenlik gerildi önümüze.
tamam dedim, buradan anla ki hayal dünyasında değiliz, unutma ki türkiye'deyiz.
güvenlik 2-3 abicim ablacım lafının ardından gizli patika yolu önerdi, sizi görmemiş olayım tehdidiyle beraber..
patika yolu aşmaya başladığımızda hepimizde çocuksu bir heyecan vardı.
hasret kaldığımız maviyle yeşili gün batımında antik kentte seyretmenin heyecanı bu.
- ne ediyonuz oğlum, gayıp mı olvediniz?
- amcacığım dedik.. ve gözlemlemeye başladık bize doğru gelişini.
- gaybolduysaniz yardim edem dedi..
90 yaşında sandığımız amca, aslında 78 yaşındaymış.
gizli patikayı bize anlatan görevliyi mi ele versek, yoksa pat diye amca biz nereden çıkarız bu tepeye mi desek, birbirimize bakarak bekledik bir kaç dakika.
zaten biz bir şeyler diyene kadar o başladı konuşmaya..
- bu tepelen (tepelerin) dili olsa da gonuşsa... hanimi gaybettim bundan 3 sene once. o zamandan bu yana oyle bi yaşlandım ki gahrimdan ölcem dedi..
kim bilir ne kadar çok seviyordu ayşe nineyi..
- pek güzeldi gızım pek... saçlanı mı anlaten, gözleni (gözlerini) mi.. benden size dede nasihatı dedi oldukça ciddi bir tonda: bu hayatta bir ananızı, bir babanızı bir de hanımınızlan gocanızı uzmeyin dedi.
Hoş tutun onu.. Rahmetli dedem derdi, birbirinizi kardeşinle hoş tutun diye. Hatta bana haftada bir yoklama yapardı; sinanı ne kadar hoş tuttun bu hafta diye... o da aklıma gelince dedeye hissettirmeden başladım ağlamaya.
o grubumuzun geri kalanına bakarak devam etti..
- bu hayatta hiç paraylan işim olmadı. hiç sevmam (sevmem) parayı. pek çok param var su an ama yalnızlıkta ne ise yarıyo sanıyon?
ne denir ki şimdi.. koyunları kuzuları satmış, horozları varmış sadece.
bir de birbirinden güzel manzaraya bakan sırtını yeşile, önünü denize vermiş üç ev..
kiminle dolacak?
bize sordu, bu gece misafiri olmak ister miyiz diye.
yanlış anlaşılmaktan korktuğu için derdim para değil, sohbet dedi.
sonra hadi hepiniz birbirinize mukayyet olun, allah'a emanet olun deyip, tahta bastonuyla, yerleri süpüren şalvarıyla dimdik yokuşu kaya kaya ustalıkla indi..
arkasından sadece sözleri kaldı aklımızda
söz verdik onu bir daha gidip mutlaka bulmaya.
öğütlerini kulağımıza küpe ettik, yola devam ettik.
16 Haziran 2013 Pazar
30'a 1 kala benim marjinal grup
Bu yazıyı okuyacaklar eğer benden büyükse, benim yaşımdaki hallerini düşünerek, benden küçüklerse de hayallerini unutmadan okumalarını rica ediyorum.
Dün 29 yaşıma girdim.
Sevdiklerimle bir kaç saatliğine bir araya gelelim istedim.
Ben istemeden onlar kendi aralarında marjinal grup misali organize olmuşlar zaten.
Beni mutlu edecek her şeyi düşünmüşler. Organizeler anlayacağın. İç dış her kuvvet kullanılmış.
Aralarında mesajlar gitmiş gelmiş, alt yapı da sağlam. Mekan ayarlanmış. Sloganlar hazırlanmış.
Gelmiş olay anı, müdahale... Başlamışız koyu bir sohbete.
Bende mutluluk tavan.
Bir yanımda son bir senedir her mucizeye tanık olan o çocuk, diğer yanda son 10 senemi renklendiren diğer çocuk. Öte tarafta canımın taa içi bir kız, diğer yanda her şeyi tüm içtenliğimle paylaşabildiğim anne adayı canım arkadaşım..
Geldi mi bize haber...
Ne hissediyoruz o an biliyor musun?
Bir araya gelmemize mi yanalım, orada olamadığımıza mı yanalım, yolları kestiğin için saatlerce bir kampa sığınmışçasına arkadaşımın evinde beklediğimize mi yanalım.
Ortalık sus pus.
Neymiş ben 29 olmuşum.
29 yılda ne öğrendim biliyor musun?
Fransız okulunda okuduğum için kurallara uymayı öğrendim. Benim organize ekip de öyle.
Bugün bakıyoruz aramızdaki fark bu, sen konuşurken biz dinliyoruz hem de pür dikkat.
Canım annem sayesinde saygılı olmayı öğrendim.
Terbiyeli olmayı.
Sana küfretmedim. Olanı biteni bir kişiye bağlamadım. Bakıyorum da benim organize ekip de öyle.
Peki kabus bir geceden sonra, sevdiklerimle huzurumu kaçırdıktan sonra... bugün ne hissediyorum biliyor musun?
İyi ki doğmuşum diyorum.
İyi ki kimsenin ayağına basmadan gelmişim bugünlere
İyi ki beni anlayan canımdan öte arkadaşlarım var etrafımda.
İyi ki hiç bencil değilim. Özür dilemeyi bilirim, çünkü 2 yaşında öğrendim.
İyi ki edepli olmayı öğreten bir annem, her şeyin farkında olmamı sağlayan duyarlı bir babam var.
İyi ki biz ekipçe her şeyi tartışıp ortak nokta bulabilecek kadar mantıklıyız.
Bugün teyzemde doğum günümü kutlayacaktık. 10 yaşındaki kuzenim, 90 yaşındaki anneannemle birlikte.
Ben gidemedim. Bil bakalım neden?
Yollar çok müsaitti. Ortam müsaade etmedi.
Peki ya bundan böyle...
Bundan böyle ne saygımdan, ne insan sevgimden, ne de doğrulardan ödün vermeden devam edeceğim yola. dün gece her şeye rağmen beni dünyalar kadar mutlu eden: Nazlı- Saygın- Sibel- Özgür- Kerem- Canbert- Melis- Hamdi- İsmet- Behnan- Bilal ve Zeki'ye ne kadar teşekkür etsem az...
Bu seneki dileğim mi?
Son 1 senedir hep aynı. "Gökyüzüne baktın mı?"
Biz hak ettiğimiz yerde olmak istiyoruz.
Marjinal grubumla bana huzur dolu, sağlıklı ve anlamlı bir sene diliyorum.
Haa bu arada...
Bizim grup kolay dağılmaz. Çarşı kadar iradeli, Y kuşağı uzaylı genlerimizden mütevellit inatçıyız vesselam!
Dün 29 yaşıma girdim.
Sevdiklerimle bir kaç saatliğine bir araya gelelim istedim.
Ben istemeden onlar kendi aralarında marjinal grup misali organize olmuşlar zaten.
Beni mutlu edecek her şeyi düşünmüşler. Organizeler anlayacağın. İç dış her kuvvet kullanılmış.
Aralarında mesajlar gitmiş gelmiş, alt yapı da sağlam. Mekan ayarlanmış. Sloganlar hazırlanmış.
Gelmiş olay anı, müdahale... Başlamışız koyu bir sohbete.
Bende mutluluk tavan.
Bir yanımda son bir senedir her mucizeye tanık olan o çocuk, diğer yanda son 10 senemi renklendiren diğer çocuk. Öte tarafta canımın taa içi bir kız, diğer yanda her şeyi tüm içtenliğimle paylaşabildiğim anne adayı canım arkadaşım..
Geldi mi bize haber...
Ne hissediyoruz o an biliyor musun?
Bir araya gelmemize mi yanalım, orada olamadığımıza mı yanalım, yolları kestiğin için saatlerce bir kampa sığınmışçasına arkadaşımın evinde beklediğimize mi yanalım.
Ortalık sus pus.
Neymiş ben 29 olmuşum.
29 yılda ne öğrendim biliyor musun?
Fransız okulunda okuduğum için kurallara uymayı öğrendim. Benim organize ekip de öyle.
Bugün bakıyoruz aramızdaki fark bu, sen konuşurken biz dinliyoruz hem de pür dikkat.
Canım annem sayesinde saygılı olmayı öğrendim.
Terbiyeli olmayı.
Sana küfretmedim. Olanı biteni bir kişiye bağlamadım. Bakıyorum da benim organize ekip de öyle.
Peki kabus bir geceden sonra, sevdiklerimle huzurumu kaçırdıktan sonra... bugün ne hissediyorum biliyor musun?
İyi ki doğmuşum diyorum.
İyi ki kimsenin ayağına basmadan gelmişim bugünlere
İyi ki beni anlayan canımdan öte arkadaşlarım var etrafımda.
İyi ki hiç bencil değilim. Özür dilemeyi bilirim, çünkü 2 yaşında öğrendim.
İyi ki edepli olmayı öğreten bir annem, her şeyin farkında olmamı sağlayan duyarlı bir babam var.
İyi ki biz ekipçe her şeyi tartışıp ortak nokta bulabilecek kadar mantıklıyız.
Bugün teyzemde doğum günümü kutlayacaktık. 10 yaşındaki kuzenim, 90 yaşındaki anneannemle birlikte.
Ben gidemedim. Bil bakalım neden?
Yollar çok müsaitti. Ortam müsaade etmedi.
Peki ya bundan böyle...
Bundan böyle ne saygımdan, ne insan sevgimden, ne de doğrulardan ödün vermeden devam edeceğim yola. dün gece her şeye rağmen beni dünyalar kadar mutlu eden: Nazlı- Saygın- Sibel- Özgür- Kerem- Canbert- Melis- Hamdi- İsmet- Behnan- Bilal ve Zeki'ye ne kadar teşekkür etsem az...
Bu seneki dileğim mi?
Son 1 senedir hep aynı. "Gökyüzüne baktın mı?"
Biz hak ettiğimiz yerde olmak istiyoruz.
Marjinal grubumla bana huzur dolu, sağlıklı ve anlamlı bir sene diliyorum.
Haa bu arada...
Bizim grup kolay dağılmaz. Çarşı kadar iradeli, Y kuşağı uzaylı genlerimizden mütevellit inatçıyız vesselam!
9 Haziran 2013 Pazar
Aşık olduk
Artık eleştiriyi bırakıp gerçekten yukarıdan bakma zamanı gelmedi mi?
Her ne kadar hala "ben"cil yaklaşımlar devam etse de.. itiraf edelim mi artık?
Aşık olduk.
Bitmek bilmeyen enerjimize.
Huzur dolu tutumumuza.
Barışçıl ama iğneleyici yaklaşımıza.
El ele tutuşmamıza.
Birbirimizi kollamamıza.
Korumacılığımıza.
Sorgulamamıza.
Ve belki de biriktirip açığa çıkardığımız yaratıcılığımıza.
Biraz daha net örnekler vermek gerekirse;
Benim aklıma koskoca parkta pet şişe kapağı toplama noktaları oluşturmak gelmezdi. Evde topluyoruz, ofiste topluyoruz. Gezi'de neden olmasın demişiz ve olmuş.
Benim aklıma çöpleri ayırarak atmak gelmezdi. Evde yapmaya çalışıyoruz, biz bölüyoruz birileri topluca alıp götürüyor o ayrı..
Benim aklıma çadır sakinlerinin sigarası biterse diye dal dal sigara bırakmak hiç gelmezdi. Hem sigara içmediğim için, hem de keyfi çok zaman çok geri plana aldığım için.
Benim aklıma ezeli rakiplerimle yan yana yürümek gelmezdi. Yürümedik mi çok yürüdük ama ya formalı? O kimliğe büründüren simgelerin hepsi üstümüzdeyken?
Bir de tabii yansımaları...
Aklıma gelmezdi tabii son 10 senedir can arkadaşım dediğim Belçikalı Elena'mın beni gecenin köründe arayıp iyi misin diye soracağı, heyecan içinde.
Sophie'nin Guatemala'dan mail atıp, endişelenelim mi sevinelim mi demesi...
Frederic Belçika gazetesinde yer vermek isterim, adını kullanmam bana anlatsana biraz deyip skype'tan mesaj atması...
Neden aşık oldum ve neden aklımdan geçmeyecek kadar huzur dolu karamsarlığı bir kenara bıraktığım bir hafta geçirdim?
İşten eve evden işe derken körleştik zannetmeye başlamıştım.
Hiç uyanmadan böyle gelip geçecek sanmıştım.
Kabalıklardan, bencilliklerden (o hep devam edecek hele ki iş yerlerinde hiç bitmez), çıkar çatışmalarından usanmıştım.
Üzülüyordum da çok, öyle ki adım mutsuz'dan karamsar'a terfi etmişti.
Ama aşık oldum.
Taksim'e, Gezi'ye
El ele kol kola zıplayanlara
Saygı duyanlara
Ben daha duyarlılara
Liselilere
Çarşı'ya
Yanan meşalelere
Atılan sloganlara
Bugün daha huzurla uyanmamı sağlayan hepimize
Sonsuz Teşekkürler
Her ne kadar hala "ben"cil yaklaşımlar devam etse de.. itiraf edelim mi artık?
Aşık olduk.
Bitmek bilmeyen enerjimize.
Huzur dolu tutumumuza.
Barışçıl ama iğneleyici yaklaşımıza.
El ele tutuşmamıza.
Birbirimizi kollamamıza.
Korumacılığımıza.
Sorgulamamıza.
Ve belki de biriktirip açığa çıkardığımız yaratıcılığımıza.
Biraz daha net örnekler vermek gerekirse;
Benim aklıma koskoca parkta pet şişe kapağı toplama noktaları oluşturmak gelmezdi. Evde topluyoruz, ofiste topluyoruz. Gezi'de neden olmasın demişiz ve olmuş.
Benim aklıma çöpleri ayırarak atmak gelmezdi. Evde yapmaya çalışıyoruz, biz bölüyoruz birileri topluca alıp götürüyor o ayrı..
Benim aklıma çadır sakinlerinin sigarası biterse diye dal dal sigara bırakmak hiç gelmezdi. Hem sigara içmediğim için, hem de keyfi çok zaman çok geri plana aldığım için.
Benim aklıma ezeli rakiplerimle yan yana yürümek gelmezdi. Yürümedik mi çok yürüdük ama ya formalı? O kimliğe büründüren simgelerin hepsi üstümüzdeyken?
Bir de tabii yansımaları...
Aklıma gelmezdi tabii son 10 senedir can arkadaşım dediğim Belçikalı Elena'mın beni gecenin köründe arayıp iyi misin diye soracağı, heyecan içinde.
Sophie'nin Guatemala'dan mail atıp, endişelenelim mi sevinelim mi demesi...
Frederic Belçika gazetesinde yer vermek isterim, adını kullanmam bana anlatsana biraz deyip skype'tan mesaj atması...
Neden aşık oldum ve neden aklımdan geçmeyecek kadar huzur dolu karamsarlığı bir kenara bıraktığım bir hafta geçirdim?
İşten eve evden işe derken körleştik zannetmeye başlamıştım.
Hiç uyanmadan böyle gelip geçecek sanmıştım.
Kabalıklardan, bencilliklerden (o hep devam edecek hele ki iş yerlerinde hiç bitmez), çıkar çatışmalarından usanmıştım.
Üzülüyordum da çok, öyle ki adım mutsuz'dan karamsar'a terfi etmişti.
Ama aşık oldum.
Taksim'e, Gezi'ye
El ele kol kola zıplayanlara
Saygı duyanlara
Ben daha duyarlılara
Liselilere
Çarşı'ya
Yanan meşalelere
Atılan sloganlara
Bugün daha huzurla uyanmamı sağlayan hepimize
Sonsuz Teşekkürler
2 Haziran 2013 Pazar
Artık karamsar olamam.
Küçük bir dünyada hepimizin birbirini tanıdığını konuşuyoruz yıllardır.
Özge var ya benim liseden arkadaşım, meğerse ofisteki Ozan'ın üniversite arkadaşıymış diyoruz.
Ama hep içimizde bir kuşku. Tanıyoruz, tanışıyoruz da aynı fikirdemiyiz bilmiyoruz...
Ben Özge'nin benim gibi düşündüğüne eminim, ama Ozan'ın fikirlerini bilmiyorum.
Sadece Ozan'ın değil ki ailemde bile pek çok kişinin ne düşündüğünü, eğilimlerini bilmiyorum.
Sorgulamıyorum da...
Karamsarlıkla tanışmam tam da böyle başladı aslında.
Kendimi hep yalnız hissettim.
Farklı sıfatlarla tanımlandığım da oldu.
Garip, enteresan, değişik, inatçı.
Hiç Polyanna olmadım.
Hep neler olduğunu merak ettim, elimden geldiğince araştırdım.
Tam noktayı koyacaktım ki bu hafta sonu en az benim kadar karamsar, en az benim kadar enteresan en az benim kadar inatçı arkadaşlarla tanıştım.
Benden daha çok sorguladıklarını gördüm.
Benden daha cesurlardı, o kesin.
Ben eskiden kalma tüplü maskemi çantama saklarken, onlar tıbbi maskeyle yetindi mesela.
Ben onlar kadar her gün Harbiye'den Beşiktaş'a yürümedim. Cuma akşamı sabahladım doğru. Dün Akaretler'e gitmeye yetti gücüm. Bugün ancak sonucu görmek için çıkabildim Gezi'ye, sonra yine Akaretler'e..
Hep bir yerine kadar gözlemeyebildim yaşananları.
Baktım ki: Ozan da Özge de onların yanında bugüne kadar gördüğüm kızlar da erkekler de oradaydı.
Mesela Gökçe yaralandı, gerçekten canım çok acıdı. Çünkü Gökçe'nin neden orada olduğunu biliyordum. Gökçe gururlu kızdır, hiç ezdirmedi kendini.
Tweetlere baktım, haberci abilerim ablalarım zaten hiç eve dönmedi.
Bizim lisenin despot dediğim yönetimi kapılarını açtı.
O havalı oteller paçoz kıyafetimizle bizi içeri aldı.
Doğa bir afet değildi yaşanan, ama bir silkinmeydi bence. Bizler için de bir farkındalıktı bu.
Yarın bir gün ne mi olacak?
AKM için de aynı şeyi yapacağız. Çünkü kiminle aynı fikirde olduğumuzu öğrendik bu hafta sonu.
Yarın can arakadaşlarımızdan birisine bir şey olduğunda da aynı duyarlılığı göstereceğiz.
Konumuz ağaç değildi ama yine her ziyanda, her yıkımda her haksızlıkta bir araya gelebileceğiz.
birbirimizi Hiç kırmamışız çünkü bu hafta sonu.
Hiç acıtmamışız canımızı. Canımızı acıtanlara karşılık daha da kalabalıklaşmışız.
Ayağıma basan kızı hiç unutmayacağım mesela.
Çoğalarak artmışız işte, daha ne olsun!
Bundan böyle birbirimize korna çalıp öküz diye bağırmayacağız mesela yolda.
Metrobüs kapısında ittirmeyeceğiz birbirimizi.Onun ezilmesi demek, bizim de canımızın acıması demek olmalı. Bileceğiz ki biz bizden'iz.
Çapulcu olabilirim, ruh hastası olabilirim, densiz, dengesiz ve bundan böyle uzayıp gidecek tüm sıfatlarıma rağmen bilirim ki artık karamsar olmam.
Çünkü bu hafta sonu onurlu olmak ne demek onu anladım.
#31 Mayıs - 2 Haziran Gezi Parkı Uğruna Canımızı Verdik bu böyle devam edecek...
Özge var ya benim liseden arkadaşım, meğerse ofisteki Ozan'ın üniversite arkadaşıymış diyoruz.
Ama hep içimizde bir kuşku. Tanıyoruz, tanışıyoruz da aynı fikirdemiyiz bilmiyoruz...
Ben Özge'nin benim gibi düşündüğüne eminim, ama Ozan'ın fikirlerini bilmiyorum.
Sadece Ozan'ın değil ki ailemde bile pek çok kişinin ne düşündüğünü, eğilimlerini bilmiyorum.
Sorgulamıyorum da...
Karamsarlıkla tanışmam tam da böyle başladı aslında.
Kendimi hep yalnız hissettim.
Farklı sıfatlarla tanımlandığım da oldu.
Garip, enteresan, değişik, inatçı.
Hiç Polyanna olmadım.
Hep neler olduğunu merak ettim, elimden geldiğince araştırdım.
Tam noktayı koyacaktım ki bu hafta sonu en az benim kadar karamsar, en az benim kadar enteresan en az benim kadar inatçı arkadaşlarla tanıştım.
Benden daha çok sorguladıklarını gördüm.
Benden daha cesurlardı, o kesin.
Ben eskiden kalma tüplü maskemi çantama saklarken, onlar tıbbi maskeyle yetindi mesela.
Ben onlar kadar her gün Harbiye'den Beşiktaş'a yürümedim. Cuma akşamı sabahladım doğru. Dün Akaretler'e gitmeye yetti gücüm. Bugün ancak sonucu görmek için çıkabildim Gezi'ye, sonra yine Akaretler'e..
Hep bir yerine kadar gözlemeyebildim yaşananları.
Baktım ki: Ozan da Özge de onların yanında bugüne kadar gördüğüm kızlar da erkekler de oradaydı.
Mesela Gökçe yaralandı, gerçekten canım çok acıdı. Çünkü Gökçe'nin neden orada olduğunu biliyordum. Gökçe gururlu kızdır, hiç ezdirmedi kendini.
Tweetlere baktım, haberci abilerim ablalarım zaten hiç eve dönmedi.
Bizim lisenin despot dediğim yönetimi kapılarını açtı.
O havalı oteller paçoz kıyafetimizle bizi içeri aldı.
Doğa bir afet değildi yaşanan, ama bir silkinmeydi bence. Bizler için de bir farkındalıktı bu.
Yarın bir gün ne mi olacak?
AKM için de aynı şeyi yapacağız. Çünkü kiminle aynı fikirde olduğumuzu öğrendik bu hafta sonu.
Yarın can arakadaşlarımızdan birisine bir şey olduğunda da aynı duyarlılığı göstereceğiz.
Konumuz ağaç değildi ama yine her ziyanda, her yıkımda her haksızlıkta bir araya gelebileceğiz.
birbirimizi Hiç kırmamışız çünkü bu hafta sonu.
Hiç acıtmamışız canımızı. Canımızı acıtanlara karşılık daha da kalabalıklaşmışız.
Ayağıma basan kızı hiç unutmayacağım mesela.
Çoğalarak artmışız işte, daha ne olsun!
Bundan böyle birbirimize korna çalıp öküz diye bağırmayacağız mesela yolda.
Metrobüs kapısında ittirmeyeceğiz birbirimizi.Onun ezilmesi demek, bizim de canımızın acıması demek olmalı. Bileceğiz ki biz bizden'iz.
Çapulcu olabilirim, ruh hastası olabilirim, densiz, dengesiz ve bundan böyle uzayıp gidecek tüm sıfatlarıma rağmen bilirim ki artık karamsar olmam.
Çünkü bu hafta sonu onurlu olmak ne demek onu anladım.
#31 Mayıs - 2 Haziran Gezi Parkı Uğruna Canımızı Verdik bu böyle devam edecek...
18 Mayıs 2013 Cumartesi
Bahar Sporu veya Bozcaada
Artık gururla söyleyebilirim : yaz gelmek üzere...
Hafta sonları sinemaya gitmelerin yerini açık hava kahvaltıları almaya başladı.
Bu güneşli bahar sabahı uyandım ve aklıma gelenleri yazmaya başladım.
-Uzaklara kaçmak: Pek sevmem sadece 2 günlük ve maalesef tek gecelik tatilleri. Ama geçtiğimiz hafta sonu Bozcaada'daydım. İtiraf etmeliyim 2 senedir Bozcaada'ya gidemedim ve nedendir bilinmez sanki doydum gibi geliyordu. Halbuki gidince anladım Bozcaada her daim çok farklı.
Sabah kuş sesleriyle uyanmak nasıl bir mutluluk biliyor musunuz?
Ben maraton için iş arkadaşlarımdan oluşan 70 kişilik bir grupla oradaydım.
Balcı dayıdan reçellerimi aldım, damla sakızlı kurabiyelerimin arasına aldığım minik hediyelikleri sakladım.
Koruk suyumu, gelincik şerbetimi içtim Eski Kahve'de...
Bol bol yürüdüm herkes koşarken. 7 saat git- 7 saat dön'e değdi. Size de öneririm.
-Bahar sporum: Paten yapmaya başladık yine yeniden. Caddebostan sahilinde sabah erkenden takıyoruz tekerleklı pabuçlarımızı, ver elini Bostancı. Sonrasında da mis gibi kahvaltı, veya buz gibi bir limonata.
Nasıl geliyor kulağa?
-Yeni mekanlar, yeni lezzetler: Gayrettepe Gayrettepe olalı böyle mekan görmedi. Bosphorus Brewing Compagny evimin on adım ötesine açılan nefis bir mekan. Tam bir İngiliz Pub'ı.
Yemekler biraz pahalı, lezzetleri yerinde. Biralar ALE birası olduğu için biraz sulu, ama keyifli. Bence denemekte fayda var.
Changri-la açıldı: Sonunda açıldı. Yolunuz Beşiktaş'a düşerse keşfetmekte fayda var. Restoranlarında ne lezzetler hazırlanıyor merak ediyorum.
Flamingo: Ceylan Otelin altında yepyeni bir mekan... Flamingo! Bird tutkunları buraya bayılacakmış, bu akşam gitmeye ne dersiniz?
Yarın Fener alayında buluşalım.
Hepinize mutlu ve bol güneşli bir hafta sonu diliyorum.
Hafta sonları sinemaya gitmelerin yerini açık hava kahvaltıları almaya başladı.
Bu güneşli bahar sabahı uyandım ve aklıma gelenleri yazmaya başladım.
-Uzaklara kaçmak: Pek sevmem sadece 2 günlük ve maalesef tek gecelik tatilleri. Ama geçtiğimiz hafta sonu Bozcaada'daydım. İtiraf etmeliyim 2 senedir Bozcaada'ya gidemedim ve nedendir bilinmez sanki doydum gibi geliyordu. Halbuki gidince anladım Bozcaada her daim çok farklı.
Sabah kuş sesleriyle uyanmak nasıl bir mutluluk biliyor musunuz?
Ben maraton için iş arkadaşlarımdan oluşan 70 kişilik bir grupla oradaydım.
Balcı dayıdan reçellerimi aldım, damla sakızlı kurabiyelerimin arasına aldığım minik hediyelikleri sakladım.
Koruk suyumu, gelincik şerbetimi içtim Eski Kahve'de...
Bol bol yürüdüm herkes koşarken. 7 saat git- 7 saat dön'e değdi. Size de öneririm.
-Bahar sporum: Paten yapmaya başladık yine yeniden. Caddebostan sahilinde sabah erkenden takıyoruz tekerleklı pabuçlarımızı, ver elini Bostancı. Sonrasında da mis gibi kahvaltı, veya buz gibi bir limonata.
Nasıl geliyor kulağa?
-Yeni mekanlar, yeni lezzetler: Gayrettepe Gayrettepe olalı böyle mekan görmedi. Bosphorus Brewing Compagny evimin on adım ötesine açılan nefis bir mekan. Tam bir İngiliz Pub'ı.
Yemekler biraz pahalı, lezzetleri yerinde. Biralar ALE birası olduğu için biraz sulu, ama keyifli. Bence denemekte fayda var.
Changri-la açıldı: Sonunda açıldı. Yolunuz Beşiktaş'a düşerse keşfetmekte fayda var. Restoranlarında ne lezzetler hazırlanıyor merak ediyorum.
Flamingo: Ceylan Otelin altında yepyeni bir mekan... Flamingo! Bird tutkunları buraya bayılacakmış, bu akşam gitmeye ne dersiniz?
Yarın Fener alayında buluşalım.
Hepinize mutlu ve bol güneşli bir hafta sonu diliyorum.
5 Mayıs 2013 Pazar
Dileğimiz gerçek olsun
Kimi diyor asıl bahar bayramıdır bugün, gelin var gücümüzle eğlenelim..
Kimiyse Hızır İlyas oldu sana Hıdrellez deyip kendini ibadete veriyor.
Bugün artık bizde, neyin nereden geldiği ve hangi kültüre ait olduğu konusunda büyük boşluklar oluşmaya başladı. Araştırayım derken çok yanlış kaynaklarda boğulabiliyorsun.
Nereden ve neden geldiği önemli değil aslında.
Önemli olan "niyetin"
İşte bu yüzden de baharın uyanışını simgeleyen bu gece bir umut kapısı olmuş.
Kısmeti açılsın isteyen gül ağacının altına yıllar yılı yüzük koymuş.
Parası olsun isteyen bohçaya para koyup toparağa gömmüş.
Bereket gelsin diyen çeşit çeşit otları serpmiş sofrasına
Nar kırmış kimileri kapının eşiğinde, gelin adayının başında
Ağzının tadı bozulmasın diye sabaha karşı sütlü şekerli kahva içmiş bazıları..
Adet aynı yoldan geçse de metod çok...
Yaratıcılıkta sınır yok.
Mutlu olmasın ve huzurlu olmanın ne denli önemli olduğunu bildiğim için; ben de yıllar yılı inandım ve farklı metodlar uyguladım.
Bir sene legodan ev yapıp balkona bıraktığım bile oldu.
Minik notlar mı sıkıştırmadık Sinanla toprağa.
Harçlıklarımızı zarfa koyup katlanarak artsın diye bekledik sabaha kadar.
Nazlıyla Bodrum'dan bu sene ege denizine bıraktık diye sevindik dilekleri, tutarsa buradan tutar! umuduyla..
Neler tuttu?
Hangi dilekler gerçek oldu?
Etrafımızdaki hangi güzellik bu umudun sonucu?
Biliyor muyuz?
Bilsek ne fark eder, Noel Baba, Küçük Prens, Doğum günleri gibi pek çok bahanemizden birisi Hıdrellez.
Umutlarımızın tükenmemesi gerektiğini bile bile umutsuzluktan kurtulmaz istediğimiz her an bir çıkış kapısı değil mi tüm bunlar? Huzur dolu bir nefes almamızı sağlamıyor mu?
Ne mutlu bize...
Ne mutlu ki, o çok sevdiklerimiz her hıdrellezde yanımızda.
Ağaca astığımız her dilek onlarla paylaşınca bambaşka oluyor çünkü.
Ben yine annemle, sinanın bize bıraktığı dilekleri asıyorum ağaca.
Dileklerim benzer, dileğimiz hep mutluluk, hep huzur. Her daim sağlık.
Bak en parlak yıldıza...
Her şey gönlümüzce olsun!
Kimiyse Hızır İlyas oldu sana Hıdrellez deyip kendini ibadete veriyor.
Bugün artık bizde, neyin nereden geldiği ve hangi kültüre ait olduğu konusunda büyük boşluklar oluşmaya başladı. Araştırayım derken çok yanlış kaynaklarda boğulabiliyorsun.
Nereden ve neden geldiği önemli değil aslında.
Önemli olan "niyetin"
İşte bu yüzden de baharın uyanışını simgeleyen bu gece bir umut kapısı olmuş.
Kısmeti açılsın isteyen gül ağacının altına yıllar yılı yüzük koymuş.
Parası olsun isteyen bohçaya para koyup toparağa gömmüş.
Bereket gelsin diyen çeşit çeşit otları serpmiş sofrasına
Nar kırmış kimileri kapının eşiğinde, gelin adayının başında
Ağzının tadı bozulmasın diye sabaha karşı sütlü şekerli kahva içmiş bazıları..
Adet aynı yoldan geçse de metod çok...
Yaratıcılıkta sınır yok.
Mutlu olmasın ve huzurlu olmanın ne denli önemli olduğunu bildiğim için; ben de yıllar yılı inandım ve farklı metodlar uyguladım.
Bir sene legodan ev yapıp balkona bıraktığım bile oldu.
Minik notlar mı sıkıştırmadık Sinanla toprağa.
Harçlıklarımızı zarfa koyup katlanarak artsın diye bekledik sabaha kadar.
Nazlıyla Bodrum'dan bu sene ege denizine bıraktık diye sevindik dilekleri, tutarsa buradan tutar! umuduyla..
Neler tuttu?
Hangi dilekler gerçek oldu?
Etrafımızdaki hangi güzellik bu umudun sonucu?
Biliyor muyuz?
Bilsek ne fark eder, Noel Baba, Küçük Prens, Doğum günleri gibi pek çok bahanemizden birisi Hıdrellez.
Umutlarımızın tükenmemesi gerektiğini bile bile umutsuzluktan kurtulmaz istediğimiz her an bir çıkış kapısı değil mi tüm bunlar? Huzur dolu bir nefes almamızı sağlamıyor mu?
Ne mutlu bize...
Ne mutlu ki, o çok sevdiklerimiz her hıdrellezde yanımızda.
Ağaca astığımız her dilek onlarla paylaşınca bambaşka oluyor çünkü.
Ben yine annemle, sinanın bize bıraktığı dilekleri asıyorum ağaca.
Dileklerim benzer, dileğimiz hep mutluluk, hep huzur. Her daim sağlık.
Bak en parlak yıldıza...
Her şey gönlümüzce olsun!
23 Nisan 2013 Salı
kaç yaşındayız
Annemi markette ilk elini birakıp kaybettiğimde içimde çırpınan kelebekler bugüne kadar hiç bırakmadı ki peşimi. Endişe benim için annemi markette kaybetmek demekti.
Babama komşu amcanın oğluna yaptığı tostun çok daha lezzetli olduğunu bağıra bağıra söylediğimde hissettiğim şey de utançtı mesela, ve biraz da şımarıklık. Hiç değişmedim ki, yine utandığımda kıpkırmızı oluyor yanaklarım. Şımarıklığım da ancak babama söker, değil başkasına...
Dedeme sarıldığımda, karne harçlığı verecek mi diye muzurca beklediğim okulun o son günlerindeki el terlemesinin adı da heyecan. Hele onu yok edebildim mi sanki?
İlkokulda sınıf iyice kaynaşmışken yeni katılanların yaratacağı ortama karşı duyulan uyuzluk da kıskançlıktı aslında. İpek benim yerime pastamı üflediğinde küsmem de ondandı. Sinan'ın ilk doğum gününde ağlamam da öyle... Sevdiklerimi benden daha çok sevenleri görünce kıskanırdım, besbelli.. Bugün de öyle değil mi?
Kokuları, sözleri, gözleri aklımdan gitmeyen canım dedelerim, babaannem, adını koyamadığım can arkadaşlarımı kaybettim. O gözyaşları ve içimin titremesi, beraberinde gelen ağlama krizleri, 10 yaşında ninemi kaybettiğimde hissettiklerimden çok mu farklıydı sanki?
Geçen sene ameliyat öncesi durmak bilmeyen gözyaşlarım, serviste arı soktuğunda ismail abiyi deli ettiğim gün yaşadığım acıdan daha mı çoktu, daha mı az ?
Barbie'mi ilk paylaştığım canım arkadaşım ile aramızdaki o dostluk, bugün hiç bir şeye değişmeyeceğim nazlımla, sibelimle paylaştıklarımız kadar saf değil mi? Ya da leyloşumla aramızdaki o samimiyetin diğer adı değil mi?
sinanın ilk eve geldiğinde durmak bilmeyen ağlamasını sarılırsam geçirebileceğimi düşündüğümde hissettiğim o "abla" duygusu, onun ilk canı acıdığında içimde kıpırdayanlardan farksız mı sanki?
duygularımız hiç değişmeyecek.
cesaretimiz baskıdan yok olacak besbelli.
öğrendiklerimiz, paylaştıklarımız yanımıza kar kalacak.
kaç yaşında "bu hale" geldiysek, aslında hep o yaşta kalacağız.
hiç büyümeyeceğimiz besbelli.
bu "özel" gün de hep bizim olacak o halde!
23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız içimizdeki çocuk var oldukça kutlu olsun.
Babama komşu amcanın oğluna yaptığı tostun çok daha lezzetli olduğunu bağıra bağıra söylediğimde hissettiğim şey de utançtı mesela, ve biraz da şımarıklık. Hiç değişmedim ki, yine utandığımda kıpkırmızı oluyor yanaklarım. Şımarıklığım da ancak babama söker, değil başkasına...
Dedeme sarıldığımda, karne harçlığı verecek mi diye muzurca beklediğim okulun o son günlerindeki el terlemesinin adı da heyecan. Hele onu yok edebildim mi sanki?
İlkokulda sınıf iyice kaynaşmışken yeni katılanların yaratacağı ortama karşı duyulan uyuzluk da kıskançlıktı aslında. İpek benim yerime pastamı üflediğinde küsmem de ondandı. Sinan'ın ilk doğum gününde ağlamam da öyle... Sevdiklerimi benden daha çok sevenleri görünce kıskanırdım, besbelli.. Bugün de öyle değil mi?
Kokuları, sözleri, gözleri aklımdan gitmeyen canım dedelerim, babaannem, adını koyamadığım can arkadaşlarımı kaybettim. O gözyaşları ve içimin titremesi, beraberinde gelen ağlama krizleri, 10 yaşında ninemi kaybettiğimde hissettiklerimden çok mu farklıydı sanki?
Geçen sene ameliyat öncesi durmak bilmeyen gözyaşlarım, serviste arı soktuğunda ismail abiyi deli ettiğim gün yaşadığım acıdan daha mı çoktu, daha mı az ?
Barbie'mi ilk paylaştığım canım arkadaşım ile aramızdaki o dostluk, bugün hiç bir şeye değişmeyeceğim nazlımla, sibelimle paylaştıklarımız kadar saf değil mi? Ya da leyloşumla aramızdaki o samimiyetin diğer adı değil mi?
sinanın ilk eve geldiğinde durmak bilmeyen ağlamasını sarılırsam geçirebileceğimi düşündüğümde hissettiğim o "abla" duygusu, onun ilk canı acıdığında içimde kıpırdayanlardan farksız mı sanki?
duygularımız hiç değişmeyecek.
cesaretimiz baskıdan yok olacak besbelli.
öğrendiklerimiz, paylaştıklarımız yanımıza kar kalacak.
kaç yaşında "bu hale" geldiysek, aslında hep o yaşta kalacağız.
hiç büyümeyeceğimiz besbelli.
bu "özel" gün de hep bizim olacak o halde!
23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız içimizdeki çocuk var oldukça kutlu olsun.
14 Nisan 2013 Pazar
Telvesi senin, hikayesi hepimizin...
16. yüzyılda topraklarımıza girmiş ve nasıl olduğu bilinmez kültürümüzün vazgeçilmezi oluvermiş.
Sade, orta, şekerli üç haliyle günün her anını süslemeye başlamış.
Eğer filtre kahve bu denli yayılamasaydı, belki de bugün "mehmet efendi coffee" dükkanları kaplayacaktı dört bir yanı...
Fransız gezgin Jean de Thénevot "zengini de fakiri de içiyor" diye yadırgamış bu geleneği.
Statü semboli olmamış hiç bir zaman.
Bir de her yerde var. Vapurda, en lüks lokantada, Beyazıt'ta da Galata'da da...
Hamamda da, çarşıda da...
Esnafın da höpürdemesi bir, tüccarın da.. Bugün partonların da.
Geçenlerde bir haber gördüm. Ömrü uzatıyormuş.
Atina Üniversitesi Tıp Fakültesi, Türk kahvesi içenlerin kalp hastalıklarına yakalanma riskinin daha düşük olduğunu tespit etmiş. Haberi tamamladığımda, aklımdan neler geçti neler...
Tabii ki hepsi kahvenin hayatımdaki yeriyle ilgili...
Canım dedemin her sabah aç karnına ilk yudumladığı içecekti türk kahvesi.
Telvesine kadar yiyip burnumuzu telveye boğmaktı çocukken eğlencesi.
Babaannemin deden günde 10 kahve içer oldu diye serzenişte bulunma sebebiydi.
Uykumu kaçırıp ders çalışmamı sağlayan bir sihirdi öğrenciyken.
Üniversitede Boğaz'a karşı Nazlıyla höpürdettiğimiz en büyük keyifti.
Kültürel bir mirastı aynı zamanda: Elena elinde tuttuğu rehberinde etikletleyerek gelmişti ilk kez beni görmeye. "Annen evde yapabilir mi zor değilse" diye sormuştu. Bir haftanın sonunda cezvesi ve kahvesiyle döndü Belçika'ya.
Sadece kokusu, köpüğü, telvesi değil konu.. Ah bir de o fallar
Melekler kahvesi'ne rutinleşen turlarımız...
Köpüğün ardındaki heyacanlı bekleyiş.
Bozuk para ile hızlı soğutma taktikleri.
Bizi bu minnacık fincana tutku ile bağlayan ne ömür uzatıcı özelliği, ne tadı ne de kokusu bence.
Bizi bu denli heyecanlandıran kahvemizin gizemi.
Ardındaki bilinmeyenler...
Heyecanlı bekleyiş ve o keyifli paylaşımlar.
Ben de dedem gibi, sade içiyorum
Falımda huzur çıksın, yıldızlarla dolu bir göz yüzü olsun ve bol köpüklü olsun istiyorum hep.
Kahvenin sırrını merak edenlere tavsiyem derneğin sayfasına göz atmanız.
http://www.turkkahvesidernegi.org/
Refika'nın tarçınlı türk kahvesi tarifini de denemekte fayda var.
http://www.refikaninmutfagi.com/tarifler/icecekler/tarcinli-turk-kahvesi/
Hepimize afiyet olsun!
Mutlu Haftalar!
Sade, orta, şekerli üç haliyle günün her anını süslemeye başlamış.
Eğer filtre kahve bu denli yayılamasaydı, belki de bugün "mehmet efendi coffee" dükkanları kaplayacaktı dört bir yanı...
Fransız gezgin Jean de Thénevot "zengini de fakiri de içiyor" diye yadırgamış bu geleneği.
Statü semboli olmamış hiç bir zaman.
Bir de her yerde var. Vapurda, en lüks lokantada, Beyazıt'ta da Galata'da da...
Hamamda da, çarşıda da...
Esnafın da höpürdemesi bir, tüccarın da.. Bugün partonların da.
Geçenlerde bir haber gördüm. Ömrü uzatıyormuş.
Atina Üniversitesi Tıp Fakültesi, Türk kahvesi içenlerin kalp hastalıklarına yakalanma riskinin daha düşük olduğunu tespit etmiş. Haberi tamamladığımda, aklımdan neler geçti neler...
Tabii ki hepsi kahvenin hayatımdaki yeriyle ilgili...
Canım dedemin her sabah aç karnına ilk yudumladığı içecekti türk kahvesi.
Telvesine kadar yiyip burnumuzu telveye boğmaktı çocukken eğlencesi.
Babaannemin deden günde 10 kahve içer oldu diye serzenişte bulunma sebebiydi.
Uykumu kaçırıp ders çalışmamı sağlayan bir sihirdi öğrenciyken.
Üniversitede Boğaz'a karşı Nazlıyla höpürdettiğimiz en büyük keyifti.
Kültürel bir mirastı aynı zamanda: Elena elinde tuttuğu rehberinde etikletleyerek gelmişti ilk kez beni görmeye. "Annen evde yapabilir mi zor değilse" diye sormuştu. Bir haftanın sonunda cezvesi ve kahvesiyle döndü Belçika'ya.
Sadece kokusu, köpüğü, telvesi değil konu.. Ah bir de o fallar
Melekler kahvesi'ne rutinleşen turlarımız...
Köpüğün ardındaki heyacanlı bekleyiş.
Bozuk para ile hızlı soğutma taktikleri.
Bizi bu minnacık fincana tutku ile bağlayan ne ömür uzatıcı özelliği, ne tadı ne de kokusu bence.
Bizi bu denli heyecanlandıran kahvemizin gizemi.
Ardındaki bilinmeyenler...
Heyecanlı bekleyiş ve o keyifli paylaşımlar.
Ben de dedem gibi, sade içiyorum
Falımda huzur çıksın, yıldızlarla dolu bir göz yüzü olsun ve bol köpüklü olsun istiyorum hep.
Kahvenin sırrını merak edenlere tavsiyem derneğin sayfasına göz atmanız.
http://www.turkkahvesidernegi.org/
Refika'nın tarçınlı türk kahvesi tarifini de denemekte fayda var.
http://www.refikaninmutfagi.com/tarifler/icecekler/tarcinli-turk-kahvesi/
Hepimize afiyet olsun!
Mutlu Haftalar!
1 Nisan 2013 Pazartesi
Hobi derken?
Kimisi sevdiği müziği anlıyor
Kimisi tuvallerini
Kimisi sporu
Kimisi yemek pişirmeyi.
Hobi denince ilk akla gelenler bunlar.
Bu ara hayallerinin peşinden giden tutku dolu insanlarla vakit geçiriyorum.
Kendime de bu yolu biraz aşılamak aslında niyetim.
Haftasonu bir arkadaşım sayesinde Refika'nın mutfağını ziyaret ettim.
Program çekişleri arasında tanışıverdik bu keyif dolu dünyayla, refikanın renkli dünyasıyla...
refikanın mutluluk saçan dünyasıyla.
hepimiz onu televizyonda sıradan bir aşçı sanıp izlemeye başladık.
ve farkettik ki, refika ışık saçıyor, huzur veriyor.
Uzun süre yurt dışında kaldığını belli eden aksanının beni normalde rahatsız etmesini beklerken ona çok yakıştığını söyleyebilirim. Mutfağında kendine ait bir dünya yaratmış Refika. Boğaz manzaralı bir dünya, tertemiz bir dünya, keyif dolu bir dünya.
Neden tıpkı Alper'i anlatırken tebessüm ettiğimi hisettiğim gibi şu anda da bu denli huzur doluyorum?
Çünkü gerçek olan hayat tam da bu demek...
Gerçek olan; kalbinizden geçeni yapmanız demek.
O da bizim kadar yorulmuyor mu, daha fazla yoruluyor.
O da emeğinin karşılığını almak için çalışmıyor mu, rekabetin sonsuz olduğu bir alanda kim bilir ne çaba sarfediyor ama gerçekle uğraşıyor.
Sonunda hmmm nefis olmuş deyiveren mutlu yüzler görüyor...
"Ellerine sağlık" kadar içten bir söz var mı? Bana seni seviyorum kadar sıcak geliyor...
Tam bana göre, süper olmuş...'a ne dersiniz?
Peki tüm bu sözleri duyabilmek için kendi içeriğini kendisinin hazırlamasına ne demeli?
Tarifleri araştırıp buluyor, yaratıyor... Anadolunun dört bir yanından canım annelerimize soruyor, onları yarıştırıyor bir nevi.. Kendi soğanını maydonozunu nanesini terasında yetiştiriyor.
Hobisini mesleği haline dönüştürenlere saygım sonsuz...
Geçmek bilmeyen Pazartesi sendromuma son vermek istediğim bugünlerde bana mutluluk verdiği için, gerçek hayatın ne demek olduğunu bir kez daha farklı bir fısıltı olarak duymamı sağladığı için Refika'ya ne denli teşekkür etsem az..
Nardanaşı, Erzincan lokumu ve kaymaklı bulgur pilavı mı ?
Çok yakında www.refikaninmutfagi.com adresinde...
"Aslolan yolculuğun ta kendisi" diyor bu renkli insan. Aslolan bence de, bu kısa yolculuğun tadına varabilmek, hem huzurla hem de sevdiklerinizle...
Mutlu haftalar!
Kimisi tuvallerini
Kimisi sporu
Kimisi yemek pişirmeyi.
Hobi denince ilk akla gelenler bunlar.
Bu ara hayallerinin peşinden giden tutku dolu insanlarla vakit geçiriyorum.
Kendime de bu yolu biraz aşılamak aslında niyetim.
Haftasonu bir arkadaşım sayesinde Refika'nın mutfağını ziyaret ettim.
Program çekişleri arasında tanışıverdik bu keyif dolu dünyayla, refikanın renkli dünyasıyla...
refikanın mutluluk saçan dünyasıyla.
hepimiz onu televizyonda sıradan bir aşçı sanıp izlemeye başladık.
ve farkettik ki, refika ışık saçıyor, huzur veriyor.
Uzun süre yurt dışında kaldığını belli eden aksanının beni normalde rahatsız etmesini beklerken ona çok yakıştığını söyleyebilirim. Mutfağında kendine ait bir dünya yaratmış Refika. Boğaz manzaralı bir dünya, tertemiz bir dünya, keyif dolu bir dünya.
Neden tıpkı Alper'i anlatırken tebessüm ettiğimi hisettiğim gibi şu anda da bu denli huzur doluyorum?
Çünkü gerçek olan hayat tam da bu demek...
Gerçek olan; kalbinizden geçeni yapmanız demek.
O da bizim kadar yorulmuyor mu, daha fazla yoruluyor.
O da emeğinin karşılığını almak için çalışmıyor mu, rekabetin sonsuz olduğu bir alanda kim bilir ne çaba sarfediyor ama gerçekle uğraşıyor.
Sonunda hmmm nefis olmuş deyiveren mutlu yüzler görüyor...
"Ellerine sağlık" kadar içten bir söz var mı? Bana seni seviyorum kadar sıcak geliyor...
Tam bana göre, süper olmuş...'a ne dersiniz?
Peki tüm bu sözleri duyabilmek için kendi içeriğini kendisinin hazırlamasına ne demeli?
Tarifleri araştırıp buluyor, yaratıyor... Anadolunun dört bir yanından canım annelerimize soruyor, onları yarıştırıyor bir nevi.. Kendi soğanını maydonozunu nanesini terasında yetiştiriyor.
Hobisini mesleği haline dönüştürenlere saygım sonsuz...
Geçmek bilmeyen Pazartesi sendromuma son vermek istediğim bugünlerde bana mutluluk verdiği için, gerçek hayatın ne demek olduğunu bir kez daha farklı bir fısıltı olarak duymamı sağladığı için Refika'ya ne denli teşekkür etsem az..
Nardanaşı, Erzincan lokumu ve kaymaklı bulgur pilavı mı ?
Çok yakında www.refikaninmutfagi.com adresinde...
"Aslolan yolculuğun ta kendisi" diyor bu renkli insan. Aslolan bence de, bu kısa yolculuğun tadına varabilmek, hem huzurla hem de sevdiklerinizle...
Mutlu haftalar!
3 Mart 2013 Pazar
Hayal ettikçe varız
Bizim hayatımız ot gibi gelmeye başlıyor bana
Sadece hafta sonuna sıkıştırabildiğimiz planlarımız var çünkü.
Bazen hafta sonu bile, beklenen mailin gelmesini el yürekte karşılamakla geçebiliyor
Araba kullanırken akıllı telefondan maile bakmadan 5 dakika geçmez mi bazen geçmiyor
Ama yine de dar alandaki kısır programlarımızın içine sıkışan hayallerimizle yaşıyoruz.
"Hayal etmezsek sizce yaşıyor muyuz? Bence hayal ettikçe varız..."
Alper diyor bunu. O nedenle tırnak içerisinde paylaştım.
Fransız Konsolosluğu'nda dün akşam Artı-Eksi adlı filmini dinlemeye gittiğimizde, film sonrası söyleşide deyiverdi bu cümleyi...
Hayal ettikçe varız.
Alper kim dediğinizi duyar gibiyim.
Saygı duyulması gereken bir arkadaşım.
78 İzmir doğumlu bir macera tutkunu Alper Dalkılıç.
Dağcılıkla girmiş kanına maraton aşkı .
Uzun mesafelerin insanı. Bir maratoncu Alper.
2012 yılında biz, o nerede bu nerede kiminle derken..O, 4 çöl maratonunu tamamlayıp Grand Slam unvanını alan ilk Türk olmayı başardı. Atakhama, Sahra, Antartika ve Gobi çöllerinde elinde Türk bayrağı ile doğanın en cesur haline karşı dayanmayı başardı. Sevgilisinden, ailesinden aldığı desteğin önemini unutmadan, her adımını başarı ile atan Alper bugün beni hayallerin gerçek olabildiğine inandırdı.
Tüm bu maceralarını da Artı-Eksi adını verdiği bir kısa filmde bir araya getirmiş.
İşte dün akşam hayallere ve cesarete saygısı olan bir kaç arkadaş Alper'i dinleme ve izlemeye gittik.
Film bitip teşekkürleri alırken Alper, ben de şunu düşündüm tıpkı bir diğer bankacı kızın sorusu gibi...
"Pazartesi masa başına döndüğünüzde ne hissediyorsunuz?"
Hayatın anlamına inanıp, sevdikleri ile mutlu olanlar bir yanda...
başarıya; başkalarına zarar verip, özünden uzaklaşarak yaklaşacağına inananlar bir yanda
Hayat; hayallerine doğru koştukça anlam kazanıyor.
Hayat; keyfini çıkarabildikçe yaşanacak kıvama geliyor.
Tüm bunları dinledikten sonra, Pazartesi masa başına varınca, işin hayatın ta kendisi değil bir parçası olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyor.
Alper de .. ben de... bizim gibiler de...
Teşekkürler Alper!
Teşekkürler cesur yürekli arkadaşım.
Başarıların artarak devam etsin.
Biz de sayende anlamlı hayallerin peşinden koşamasak da en azından bir adım atmayı aklımızdan çıkarmayalım.
Sadece hafta sonuna sıkıştırabildiğimiz planlarımız var çünkü.
Bazen hafta sonu bile, beklenen mailin gelmesini el yürekte karşılamakla geçebiliyor
Araba kullanırken akıllı telefondan maile bakmadan 5 dakika geçmez mi bazen geçmiyor
Ama yine de dar alandaki kısır programlarımızın içine sıkışan hayallerimizle yaşıyoruz.
"Hayal etmezsek sizce yaşıyor muyuz? Bence hayal ettikçe varız..."
Alper diyor bunu. O nedenle tırnak içerisinde paylaştım.
Fransız Konsolosluğu'nda dün akşam Artı-Eksi adlı filmini dinlemeye gittiğimizde, film sonrası söyleşide deyiverdi bu cümleyi...
Hayal ettikçe varız.
Alper kim dediğinizi duyar gibiyim.
Saygı duyulması gereken bir arkadaşım.
78 İzmir doğumlu bir macera tutkunu Alper Dalkılıç.
Dağcılıkla girmiş kanına maraton aşkı .
Uzun mesafelerin insanı. Bir maratoncu Alper.
2012 yılında biz, o nerede bu nerede kiminle derken..O, 4 çöl maratonunu tamamlayıp Grand Slam unvanını alan ilk Türk olmayı başardı. Atakhama, Sahra, Antartika ve Gobi çöllerinde elinde Türk bayrağı ile doğanın en cesur haline karşı dayanmayı başardı. Sevgilisinden, ailesinden aldığı desteğin önemini unutmadan, her adımını başarı ile atan Alper bugün beni hayallerin gerçek olabildiğine inandırdı.
Tüm bu maceralarını da Artı-Eksi adını verdiği bir kısa filmde bir araya getirmiş.
İşte dün akşam hayallere ve cesarete saygısı olan bir kaç arkadaş Alper'i dinleme ve izlemeye gittik.
Film bitip teşekkürleri alırken Alper, ben de şunu düşündüm tıpkı bir diğer bankacı kızın sorusu gibi...
"Pazartesi masa başına döndüğünüzde ne hissediyorsunuz?"
Hayatın anlamına inanıp, sevdikleri ile mutlu olanlar bir yanda...
başarıya; başkalarına zarar verip, özünden uzaklaşarak yaklaşacağına inananlar bir yanda
Hayat; hayallerine doğru koştukça anlam kazanıyor.
Hayat; keyfini çıkarabildikçe yaşanacak kıvama geliyor.
Tüm bunları dinledikten sonra, Pazartesi masa başına varınca, işin hayatın ta kendisi değil bir parçası olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyor.
Alper de .. ben de... bizim gibiler de...
Teşekkürler Alper!
Teşekkürler cesur yürekli arkadaşım.
Başarıların artarak devam etsin.
Biz de sayende anlamlı hayallerin peşinden koşamasak da en azından bir adım atmayı aklımızdan çıkarmayalım.
25 Şubat 2013 Pazartesi
Mecburen
Geçen haftaydı.
Sabah sabah yine işe koştururken.
Metroda.
Gayrettepe'den bindiğimde sesini duydum.
"Neden sinirlendiğinizi anlamadım." dedi karşısındaki bir elinde telefon,diğerinde güneş gözlüğünü tutan abiye.
"Sormadınız ki bana neden bunu yapıyorum..Ben mecburen.."
Sonra oturanlara doğru ilerledi.
Dökülmüş saçlarını ve çürümüş dişlerini örten maskesini görünce anladım, kan kanseri olduğunu.
"Günaydın sevgili arkadaşlar, ben kan kanseriyim gördüğünüz gibi. Ben de sizler gibi işime koşturmak isterim ama beni işe almıyorlar ne kadar ömrüm kaldığını bilmedikleri için. İlaç masraflarımı karşılayamıyorum, dilenmek demeyin bu yaptığıma ama mecbur kaldım. Tüm bunlar mecburen..." dedi.
Masmavi gözlü, belli ki otuzbeş yaşlarında bir genç aslında.
Ona bakamadım, herkes gibi 3-5 lira ne varsa çıkardım ama ağlamaya başladım.
Ağladığımı anlayınca devam etti: "Hanımefendi, bana ağlamayın, lütfen acımayın. Ben sadece mecburen.."
Tek derdimiz işe yetişmek
Tek sorunumuz maillerin durmadan yağması
Tek problem ekibimizdekilerin proaktif olmaması olunca...ne diyeceğimi şaşırdım.
Şükretmek?
Dünyada olup bitenlere sonsuz duyarsızlaştığımız için daha da ağlamak mı yoksa?
Ne yapmalıyız?
Çok ciddiye aldığımızı fark ettim yine hayatı.
Mutluluğa yer vermeyip sürekli bir konuya hapsolduğumu anladım.
Ağlamaya bile vakit olmadığı için hızla inip ofise yürümeye devam ettim.
Sonra unuttum onu ve sabahki konuşmaları.
Bugün blogumu takip eden canım arkadaşlarımdan bir mail alana kadar...
"İşin yüzünden unuttun bizi.. Erken kalkmak mecburen, işe gitmek mecbureeen. Bizi unutma mecburiyetten" yazmış bana.
Biz neler yapıyoruz mecburiyetten...Hiç düşündünüz mü?
Kim ister sevdiklerini haftada bir görmeyi
Kim ister çocuklarını bakıcıya teslim etmeyi
Kim robot gibi her gün aynı saatte girdiği binadan gecenin köründe çıkmak ister
Kim yaz tatili planını 8 ay önceden yapıp sisteme kaydetmezse uyarı almaya bayılır
Sadece çalışma hayatına değil lafım...
Şehir kültürü beraberinde keyfi alıp götürüveriyor.
Metronun bir saati var, otobüsün durağı, eğlencenin belli mekanları, haftasonunun edep adabı, sosyetenin kuralı, fukaranın lugatı...
Kural, plan,program..
Anlıyorum ki bu hikaye böyle akıp gider...Mecburen, mecburiyetten.
Yapılacak tek şey: koşarak sevdiklerinize sarılmak. Hiç bahane bulmadan!
Sabah sabah yine işe koştururken.
Metroda.
Gayrettepe'den bindiğimde sesini duydum.
"Neden sinirlendiğinizi anlamadım." dedi karşısındaki bir elinde telefon,diğerinde güneş gözlüğünü tutan abiye.
"Sormadınız ki bana neden bunu yapıyorum..Ben mecburen.."
Sonra oturanlara doğru ilerledi.
Dökülmüş saçlarını ve çürümüş dişlerini örten maskesini görünce anladım, kan kanseri olduğunu.
"Günaydın sevgili arkadaşlar, ben kan kanseriyim gördüğünüz gibi. Ben de sizler gibi işime koşturmak isterim ama beni işe almıyorlar ne kadar ömrüm kaldığını bilmedikleri için. İlaç masraflarımı karşılayamıyorum, dilenmek demeyin bu yaptığıma ama mecbur kaldım. Tüm bunlar mecburen..." dedi.
Masmavi gözlü, belli ki otuzbeş yaşlarında bir genç aslında.
Ona bakamadım, herkes gibi 3-5 lira ne varsa çıkardım ama ağlamaya başladım.
Ağladığımı anlayınca devam etti: "Hanımefendi, bana ağlamayın, lütfen acımayın. Ben sadece mecburen.."
Tek derdimiz işe yetişmek
Tek sorunumuz maillerin durmadan yağması
Tek problem ekibimizdekilerin proaktif olmaması olunca...ne diyeceğimi şaşırdım.
Şükretmek?
Dünyada olup bitenlere sonsuz duyarsızlaştığımız için daha da ağlamak mı yoksa?
Ne yapmalıyız?
Çok ciddiye aldığımızı fark ettim yine hayatı.
Mutluluğa yer vermeyip sürekli bir konuya hapsolduğumu anladım.
Ağlamaya bile vakit olmadığı için hızla inip ofise yürümeye devam ettim.
Sonra unuttum onu ve sabahki konuşmaları.
Bugün blogumu takip eden canım arkadaşlarımdan bir mail alana kadar...
"İşin yüzünden unuttun bizi.. Erken kalkmak mecburen, işe gitmek mecbureeen. Bizi unutma mecburiyetten" yazmış bana.
Biz neler yapıyoruz mecburiyetten...Hiç düşündünüz mü?
Kim ister sevdiklerini haftada bir görmeyi
Kim ister çocuklarını bakıcıya teslim etmeyi
Kim robot gibi her gün aynı saatte girdiği binadan gecenin köründe çıkmak ister
Kim yaz tatili planını 8 ay önceden yapıp sisteme kaydetmezse uyarı almaya bayılır
Sadece çalışma hayatına değil lafım...
Şehir kültürü beraberinde keyfi alıp götürüveriyor.
Metronun bir saati var, otobüsün durağı, eğlencenin belli mekanları, haftasonunun edep adabı, sosyetenin kuralı, fukaranın lugatı...
Kural, plan,program..
Anlıyorum ki bu hikaye böyle akıp gider...Mecburen, mecburiyetten.
Yapılacak tek şey: koşarak sevdiklerinize sarılmak. Hiç bahane bulmadan!
26 Ocak 2013 Cumartesi
Geçmişe duyulan özlem
Çok yazıldı belki bu hafta...
Herkes bu tip acı olaylarda kendine dönüverir.
Kendi anılarından söz eder, bütüncül bakış açısı maalesef yok oluyor bu tip zamanlarda.
Yangından söz ediyorum.
Ortaköy'ü dumana boğan, içimizi acıtan yangından.
Üniversitemizde çıkan yangından
Galatasaray Üniversitesi'nin fakülte binasından. Süslü Salon'dan.
Bu yazıyı, Ragıp Hocamın bir telefon bağlantısında hissetiklerini dinlerken yazmaya karar verdim.
Hayallerimiz değil, anılarımız yandı dedi.
Bireysel anılardan söz etmiyordu aslına bakılırsa, insan hayatının belli bir evresinin geçtiği mekanın yok oluşundan bahsediyordu.
Ne denli önemli isimlerin odaları var o binada...
Ne denli değerli öğrenciler- ki bazıları bugün aramızda bile değil- geldi geçti o koridorlardan.
Her sene aynı tarihlerde aynı cüppeleri giyen onca genç, nasıl oluyordu da aynı hislere kapılıyordu?
Bina değildi işte aslında yanan; heyecanlarımız yandı. Tezi verip vermediğimizin yarattığı heyecanı o cayır cayır yanan upuzuun ama incecik koridorda yaşadık.
Korkularımız yandı; ya bir gün gelir de okul bittiğinde iş bulamazsam stresi ile saatlerce danıştık durduk hocalarımıza tam da o geniş avlunun ortasında sohbet ettik.
Aşklarımız yandı; o ne tatlı çocuk, biliyor musun onun sevgilisi varmış ile başlayan bakışmaları o apaydınlık, yangında aniden çöken çatının izdüşümünde yaptık.
Kaçamaklarımız yandı; festivallerde bina kapısı kapalı iken, gerçek bir gsü öğrencisi iseniz; arkadan girişin açık olduğunu bilirdiniz ve sızardınız binaya... İşte o bina yandı.
Tabii bir de "özlem" yaktı içimizi. Çünkü biz mezun olduktan sonra 2 tane kitap karıştırmak, sahilde güneşe ve boğaza karşı bir çay yudumlamak için giremedik elimizi kolumuzu sallayarak okula. Hep bir sebebi olması gerekiyordu.
Galatasaray; bizim için fotokopi odasından ibaret değildi.
Sınava girmek için git, sınav bitiminde koşarak kaç değildi.
Biz orada "yaşadık".
Biz orada onlarca dost bulduk kendimize. Can yoldaşı olduk.
Radyo Kampüsü kurduk, yaşattık...
O binada değil dakikalarca, saatlerce bekledik.
Ya bir hocayı, ya bir notun cayır cayır yanan o kapılara asılmasını.
Yeniden yapılması hiç önemli değil binanın.
Yeniden yapılması hiç önemli değil binanın.
Yeniden yaşanmayacak o anıların kül olması bizim mahvetti.
İşte bu denli canımız yandığı içindir ki; unutmayacağız.
| 22 Ocak 2013 tarihinde Üniversitemizde çıkan yangın sonucunda tarihi binamız ağır hasar görmüştür. Meydana gelen elim olay karşısında üzüntümüz tarifsizdir. Binamızın eski haline getirilmesi için çalışmalar elbirliğiyle aralıksız sürdürülmektedir. Bu süreçte Üniversitemizden desteğini esirgemeyen Kurum ve Kuruluşlar ile öğrencilerimiz, mezunlarımız ve Galatasaray Camiasına şükranlarımızı sunarız. |
| Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü
Üzüntümüz tarifsiz.
Anılarımız sonsuz.
GSÜ her daim "can"ımız olacak.
Rektörlüğe veya rektöre değil de; gerçek GSÜ'lülere, gerçek hocalarımıza sonsuz teşekkürler...
Hepimizin aynı duyguları yaşaması, aynı hisleri paylaşması çok anlamlı.
|
19 Ocak 2013 Cumartesi
Tanımıyorum ama biliyorum
Hayır tanımıyorum.
Karşılıklı oturup bir kahve içmedim.
En son hangi kitabı okuduğunu bilmiyorum.
Lisede en yakın arkadaşları kimdi, haberim yok.
Ben onun adını biliyorum, o ise benim varlığımdan bihaber.
2 gün önce vefat etti,bugün toprağa veriliyor.
Ama biliyorum.
Diyarbakır uçağı düştüğünde ilk onun sesinden haberi alıp ağlamıştım.
Bilge Köyü katlimanını gözlerim dolu izlerken, onun da bu acıya kim dayanabilir demesini hiç unutmadım.
Cumhuriyet Bayramı'nda Bağdat Caddesi yayınında coşkusu görülmeye değerdi.
Süleyman Demirel ile 32.günü, Üniversitelere ziyaretlerini hep takip ettim.
The Özal'ı okurken ne çok bilmediğim şey varmış demiştim.
1 ay içerisinde 2 baskı yapan 32. Gün'ü hiç anlatmayayım.
Peki ya canlı yayında Sarkozy'e seslenişi? Hiç unutamadım. Cesaretini kutladım.
"Monsieur le Président, il se peut que cette loi vous apporte plus de vote arménienne. Mais attention, avec cette loi, vous allez perdre des milliers des électeurs et aussi d'un pays d'une population de 75 millions. Dommage,n'est-ce pas? Malheuresement, l'histoire française ne va jamais vous mettre a cote de Charles de Gaulle ni de Mitterand."
Ve yaşadım.
Sadece bir buçuk sene bir haber merkezinde haber dairesi başkanından, muhabire, editöre, kameramana kadar yıllarını habere adamış onlarca abi ve abla ile beraber çalıştım.
Çırağan sarayındaki heybetli bir yemek haberi sırasında gelen patlama haberine topuklu ayakkabısını çıkartıp botunu giyerken elinde mikrofon ile koşan 2 çocuklu annelerin heyecanını gözlerimle gördüm.
Dünyayı, sevdiklerini bir kenara bırakıp, alevleri daha net nasıl çekerim kaygısı ile toz bulutuna inat dimdik ilerleyen dünyanın en iyi babası ile saatlerce birlikte çalıştım, ondan çok şey öğrendim.
Van depreminde Azra bebeğin kurtuluşunu canlı yayında anlatan ablamın, 5-6 aylık yeni anne olduğunu kim biliyordu?
Doğumgünü için parti düzenleyecekken, uçak düşünce 2 gün havaalanında kalan, hastalıktan kırılırken uçağa konup habere koşan ne abilerim, ne ablalarım oldu.
Yenilen fırçalara, onca koşuşturmaya rağmen hiç takdir edilmeden sabah yine yollara düşerler onlar.
Ellerinde mikrofon. Sırtlarında 15 kilo kamera.
Işık, kablolar...
Ne cumartesiler vardır onların, ne pazarları.
Ne bayramları ne de 1 Mayıslar'ı.
Amerikan Hastanesi önünde tüm gün bekleyişte yayına bağlananları izlerken yine gözlerim doldu.
Sadece büyük bir habercinin sonunu izlemek değildi beni üzen aslında, beni duygulandıran şey habere verilmeyen, haberciye hiç verilemeyen kıymetti.
O yüzden bugün "Tanımadığım" Mehmet Ali Birand gibi bir hocanın bu denli büyük yürekli olduğunu "Bildiğim" onlarca öğrencisi tarafından gururla uğurlanması "Yaşadığım, ucundan bir parça da olsa tattığım" o renkli haber dünyasının ne denli vefalı olduğunu da gözler önüne seriyor. Tabii anlayanlara.
Oradaki tüm gerçek haberciler sadece son günlerinde değil, her an saygıyla önlerinde eğilmeyi hak ediyor.
Mekanın cennet olsun Mehmet Ali Birand.
Karşılıklı oturup bir kahve içmedim.
En son hangi kitabı okuduğunu bilmiyorum.
Lisede en yakın arkadaşları kimdi, haberim yok.
Ben onun adını biliyorum, o ise benim varlığımdan bihaber.
2 gün önce vefat etti,bugün toprağa veriliyor.
Ama biliyorum.
Diyarbakır uçağı düştüğünde ilk onun sesinden haberi alıp ağlamıştım.
Bilge Köyü katlimanını gözlerim dolu izlerken, onun da bu acıya kim dayanabilir demesini hiç unutmadım.
Cumhuriyet Bayramı'nda Bağdat Caddesi yayınında coşkusu görülmeye değerdi.
Süleyman Demirel ile 32.günü, Üniversitelere ziyaretlerini hep takip ettim.
The Özal'ı okurken ne çok bilmediğim şey varmış demiştim.
1 ay içerisinde 2 baskı yapan 32. Gün'ü hiç anlatmayayım.
Peki ya canlı yayında Sarkozy'e seslenişi? Hiç unutamadım. Cesaretini kutladım.
"Monsieur le Président, il se peut que cette loi vous apporte plus de vote arménienne. Mais attention, avec cette loi, vous allez perdre des milliers des électeurs et aussi d'un pays d'une population de 75 millions. Dommage,n'est-ce pas? Malheuresement, l'histoire française ne va jamais vous mettre a cote de Charles de Gaulle ni de Mitterand."
Ve yaşadım.
Sadece bir buçuk sene bir haber merkezinde haber dairesi başkanından, muhabire, editöre, kameramana kadar yıllarını habere adamış onlarca abi ve abla ile beraber çalıştım.
Çırağan sarayındaki heybetli bir yemek haberi sırasında gelen patlama haberine topuklu ayakkabısını çıkartıp botunu giyerken elinde mikrofon ile koşan 2 çocuklu annelerin heyecanını gözlerimle gördüm.
Dünyayı, sevdiklerini bir kenara bırakıp, alevleri daha net nasıl çekerim kaygısı ile toz bulutuna inat dimdik ilerleyen dünyanın en iyi babası ile saatlerce birlikte çalıştım, ondan çok şey öğrendim.
Van depreminde Azra bebeğin kurtuluşunu canlı yayında anlatan ablamın, 5-6 aylık yeni anne olduğunu kim biliyordu?
Doğumgünü için parti düzenleyecekken, uçak düşünce 2 gün havaalanında kalan, hastalıktan kırılırken uçağa konup habere koşan ne abilerim, ne ablalarım oldu.
Yenilen fırçalara, onca koşuşturmaya rağmen hiç takdir edilmeden sabah yine yollara düşerler onlar.
Ellerinde mikrofon. Sırtlarında 15 kilo kamera.
Işık, kablolar...
Ne cumartesiler vardır onların, ne pazarları.
Ne bayramları ne de 1 Mayıslar'ı.
Amerikan Hastanesi önünde tüm gün bekleyişte yayına bağlananları izlerken yine gözlerim doldu.
Sadece büyük bir habercinin sonunu izlemek değildi beni üzen aslında, beni duygulandıran şey habere verilmeyen, haberciye hiç verilemeyen kıymetti.
O yüzden bugün "Tanımadığım" Mehmet Ali Birand gibi bir hocanın bu denli büyük yürekli olduğunu "Bildiğim" onlarca öğrencisi tarafından gururla uğurlanması "Yaşadığım, ucundan bir parça da olsa tattığım" o renkli haber dünyasının ne denli vefalı olduğunu da gözler önüne seriyor. Tabii anlayanlara.
Oradaki tüm gerçek haberciler sadece son günlerinde değil, her an saygıyla önlerinde eğilmeyi hak ediyor.
Mekanın cennet olsun Mehmet Ali Birand.
6 Ocak 2013 Pazar
Bunu Görmelisin!
Yeni sene için planlar yapmıştık
Demiştik ki bu sene sevdiklerimize ve sevdiğimiz konulara daha fazla vakit ayıralım.
Ben de mutlu olmak için mini bir ajanda oluşturdum...
İşte Ocak'ta keyfi ödevlerim...
Süper bir internet sitesi artık takibimde: gormelisin.com
Gidip de göremeyeceğin Maximiles reklamının dediği gibi kokusunu
almadan tadabileceğin her keyif bu sitede var. Üstelik twitter'da da her gün bir kaç görseli öne çıkartıyorlar.
Bugün için de kar beklerken bu fotoğrafı seçtim size!
İskoçya- Loch Leven
Haftaya hafta sonu için de planım belli..
Yolum Istanbul Modern'e düşecek.
Bakış - Portre Fotoğrafının Değişen Yüzü sergisi, Bank of America koleksiyonundan seçilmiş 54 fotoğrafçının çalışmaları aracılığıyla portre fotoğrafının 160 yıllık geçmişine ışık tutuyor.
Sergi yalnızca portre türünün değil, fotoğrafın ortaya çıkışından günümüze uzanan
dönemdeki toplumsal ve sanatsal dönüşümün de izini sürüyor.
Sanatçılar arasında; Henry Clay Anderson ve Man Ray de var.
Bilal Karaman'ı canlı dinlediniz mi?
Marcus Miller ile caz festivalindeki performansını izleyenler anlata anlata bitiremiyor.
25 Ocak günü yeni çıkaracağı albümü ile IKSV SALON'da olacakmış.
Ben biletimi çoktan aldım.
Kim bu çocuk derseniz internet sitesinde her gün yenilenen parçaları bir dinlemekte fayda var.
Veee Tapasuma
Çengelköy Sumahan Otel'in yanında açılan Tapasuma'yı yeni duydum.
Açık büfesi ve lezzetlerini inceleyince tatmamak imkansız.
Şık ve unutulmaz bir akşam yemeği ve keyifli bir toplantı için birebir, ne dersiniz?
Ocak ayı için planlarım hazır. Sıra bir bir sağlıkla hayata geçirmekte.
Hepimiz için çok mutlu, keyifli bir sene diliyorum.
|
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




