28 Ekim 2012 Pazar

seviyor ? sevmiyor?

Bizim iletişim mesleği neden bu denli trend oldu diye konuştuk.
İletişimciler buluşuyor, danışmanlık veriyor.
Bana her ne kadar işi okulunda okumuş olsak da çok saçma geliyor.
Bazı doktrinler doğuştan var olmalı gibi düşünüyorum.
Biz iletişim kuramaz olmuşuz artık.
İstediğimizi açık yüreklilikle konuşamıyormuşuz.
Doğan Hoca'nın mış gibi hayatları gibiyiz işte!
Anlasanıza...

Bunu fırsata dönüştürenler olmuş.
http://hetexted.com/ diye bir site buldum bugün.

İlk kez tanışıp yemek yediğiniz adamın size attığı mesajı sizin için yorumlayan insanlar var!
İlk başta inanamadım. Baktım baktım yine baktım.
Kurmaca olduğuna kendimi inandırmaya çalışsam da; olmadı.
Siteyi kuran erkekler, erkek dilinden kadınların anlamadığını sık sık duydukları için büyük bir boşluğu kapattıklarını savunuyor.(muş)
Kadın erkek ayrımını bilmem de... Galiba haklılar.

"Beğenme" ya da diğer adı ile like'lama kültürü acaba hızlıca iltifat etmeyi elimizden alıp götürdü mü?
sevgilinize en son ne zaman çok güzel olmuşsun bugün dediniz mesela?
annenize ona en çok yakışan kazağının bu kazak olduğunu hiç söylediniz mi?
kazakla çekilmiş bir fotoğrafı like'lamaktan daha kolay ne olabilir ki, tuşa bas gitsin!

duyguları anlamak da bu tuş ile kontrol edilen hayatlar arasında yok oldu gitti.
karşımdaki bu cümlemi duyunca ne hisseder diye düşünerek konuşmak lazım.
sadece iş görüşmesine giderken yarın ne demeliyim diye düşünen küçük hesapçılar için aslında bu cümlem.
Lafı ortaya değil, sahibine teslim edin.
Kızdıysanız kızdığınız kişiye söyleyiverin.
Sevindiyseniz de teşekkür edin. Zor mu?
Veya o buluşma çok keyifli geçti ise; içinizden geçeni söyleyin.
"Bunu sık sık yapalım unutturma" demek var... "Alışkanlık yapıyorsun, ne zaman bir sonraki kahve molamız?" demek var.
Ama bunu birisi dedi diye internetten güzel sözler araştırıp yapmayın.
Anne babaya içten geleni
Sevgiliye kalpten geleni.
Ben kardeşime her hafta seni özlüyorum demekten utanmıyorum mesela! Ayıp mı sizce?

Arkadaşlarım arasında duyuyorum bazen; ona sinir oldum ama söyleyemedim. diyenler var.
Bir dislike tuşu olmadığı için de yıllarca içinde tutuyorlar muhtemelen.
Sonra boşanmalar, küslükler...

Veya tam tersi; dün akşam çok içimden geldi ona sevdiğimiz söyleyecektim, sonra sen misin enayi dedim kendime, diyen de duydum.
Sevmek enayilik olmuş. Onun yerine bir tweetini retweetleyelim gitsin.
O oradan alsın mesajı!

Biz her şeyi konuşmakla çözüyoruz.
Evde de işte de, sevdiklerimizle de.

Böylece mutsuz olmuyoruz.
Konuşmak çok güzel bir şey çünkü, tavsiye ederim.
Konuştukça açılıyoruz. O yüzden de iltifat etmek için, sarılmak için, sohbet etmek için facebook'a ihtiyaç duymuyoruz.

Mutluluk demek; sevgimizi hak edenlerle yaptığımız en keyifli sohbetler demek.
Bu bayram hep böyle geçti, bol muhabbetle, bol samimiyetle.
Bu hafta da böyle olsun. Hatta 2012 böyle bitip, yeni seneyi de bu denli keyifli getirsin.

Hepimize güzel bir hafta diliyorum.




Bol sohbetli bayram hatıramız için canım arkadaşlarıma teşekkürler!

24 Ekim 2012 Çarşamba

Açıklıyorum!

Hayatta en büyük hazinemiz ne bizim?
Kim en çok değerli?
Kimler?
Kim olmazsa olmuyor?
Ya da ne olmazsa olmaz?

Huzur, annem benzeri geleneksel cevaplar yerine nedenini düşünür oldum.
Yani, neden para olmayınca olmuyor bazıları için mesela?
Ya da neden sevgilisi yoksa yalnız hisseder insan kendini?

Açıklıyorum!
Konunun özü, sorunun temeli içimizde yatıyor.
Geçen hafta Sinanla konuştuk bu konuyu.
Dedik ki; biz bilelim vazgeçemediklerimizi. Onlara bir kişi de olabilir, bir nesne de daha fazla önem verelim.
Bencillik değil bu; mutluluğumuzu inşa ediyoruz aslında.

Hepimiz için değişmeyen isimler de var.
Arno'nun "Dans les yeux de ma mere" parçasını açın mesela bu satırları okurken.
"Ma mere": annem demek dersem size, parçayı fransızca bilmeseniz de dinlediğiniz an, anlayacaksınız kimden vazgeçilir, kimden başka yar olmaz...
Anne hisseder çünkü, bilir ne var ne yok!
Benim annem çok duyarsız diyen var mı aramızda?
Annesini kaybedip rüyamda bana nasihatte bulunmuyor diyen var mı yok?
Olamaz. Sizin acınız onun acısı çünkü. Sizin sevinciniz de onun her şeyi!
Ben de açıklıyorum: Annem'den vazgeçmem!

Babam da öyle...
Babalar hissetmez ama bilir. Öğretir.
Babam benim analitik yanım demek.
Bilgelik demek. Mantık demek.
Matematik demek, bizimki mühendis olduğu için makine demek!
Bana çok şey kattı, hep de katıyor.
Ona çok benzemek, beni gururlandırıyor.
Ben de açıklıyorum: Babam'dan vazgeçmem!

Kardeşini hazinesi olarak görmeyen var mı?
Kardeş,candır!
Bugün pek çok kararımı verirken en büyük yoldaşımdır.
Ben de açıklıyorum: Sinan'dan vazgeçmem!

Leyla'M.
O benim için her şeyden önemlidir.
Benim aynamdır, benim kız kardeş özlemimi dindiren dünya tatlısıdır.
Ondan hayatta vazgeçmem!
Onun doğduğum günden beri kopmadığım abilerinden de.. Onlar benim için eskimeyen yıllar demek çünkü.

Üniversite arkadaşlarım: Nazlı- Sibel-İpek-Canbert-Kerem. Onları bu denli yakından tanımamış olmayı düşünmek bile istemiyorum.

Lise tayfası: Deli kızlar, Melisim, Leyla... Paylaştıklarımız o denli çok ki..
Sadece servisteki maceralarımız bile Hazal ile roman olur.

İlkokul curcunası. Beni ağlamalarımla hatırlayan canım Raife'm. Sena- Necdet-Mehmet-Tolga- Kaan-Emir ve niceleri.

Yazlık arkadaşları; geçici ama unutulmayan anılar bıraktı. Anılarımdan asla vazgeçmem.

İşe başladıkça kazandığım abilerim, ablalarım. Apo abim mesela. Benim için çok önemlidir.

Son 3 senedir bankada kazandığım keyifli dostluklar da oldu. En başta Sandy, Orkun, Zeynep.

Bana her iyide kötüde o güzel sesini duyuran Buse Hanım.

Adını tek tek yazmak istemediklerim de var. Çok var hem de.

Canım Elena'm var mesela. LLN tayfası var, birtanecik Catherine var, Sophie var!

Hepsi ile ayrı bir keyif var aslında. Kocaman bir dünya var paylaştığımız.

Tesadüf değil hiç birisi.

Hayatımda büyük tesadüfler olmadı da zaten hiç bir zaman.

Ufak mucizeler oldu sadece.
İnanmam dediğim, olmaz dediğim de oldu.
O ufak mucize, bugün yüzümün gülmesinin en büyük sebebi.
Ortak gezegene ait olmak ve büyüklerle dalga geçebilmek de en güzeli.
Çünkü "biz" hiç büyümeyeceğiz. söz verdik.

İsmim neden burada yok diyenler olacak mı bilmiyorum.
Olsa da ne fark eder?
Sizin listenizde de ben yok oluveririm, olur biter!

Aile mutluluğun kaynağı.
Arkadaş, dost rengarenk bir dünya.
Mucize ise gerçekten yaşamak demekmiş!

Bu bayram; yine canım dedelerimi, bir tanem babaannemi çok özlüyorum.
Onlar kadar olmasa da özleyeceğim çok vazgeçilmezim var.
İstedim ki bu bayram dolu dolu onlarla geçsin.
Mutlu geçsin.
Renkli geçsin.
Harçlık yerine şeker alalım bu bayram.
Tadımız yerine gelsin.

Sizin de minik not defterinizde yer alan en büyük hazinenizle dolu çok güzel bir bayram dilerim.

Minik not: 29 Ekim'de havai fişek gösterisini eğlenmek için değil, özgür olmak için, gurur duymak için izleyelim.

14 Ekim 2012 Pazar

Yaratıcılık savaşı...

Bugün bambaşka bir konu takıldı aklıma.
Türkiye genelinde aylık etkinliklerin yayınlandığı Zero kitaçığı geçti elime.
Ekim sayısı.
Derginin en az 20 sayfası yaratıcılığa ihtiyaç duyan tasarım yarışmalarından, yaratıcı marketing çalışmalarından söz ediyor.
Takip ettiğim pek çok internet sitesi artık "yetenek" yerine "yaratıcı" arıyor.
Üretmese de fikrini paylaşsın bize yeter diyor aslında.
Çalıştığım kurumda da yaratıcılık ödüllendiriliyor mesela.

Neden bu denli ihtiyaç duyar olduk yaratıcılığa?
Aslında bu soruyu sormak istemezdim.
Çünkü cevabı; ne denli robotlaştığımızda yatıyor.

Ailenizde tasvip etmediğiniz noktaları çözmek yerine susuyorsunuz. Yeni fikirlerle gelip ortalığı bulandırmaya gerek yok. 100 yıllık gelenek benimle mi bozulacak deyip geçiyorsunuz.
İşte; bana dokunmayan bin yaşasın. Ben iki mail atayım, üç fırça kayayım gerisi bana yük bindirir diyenlerdensiniz.
Sergi gezeceğime, müze müze dolanacağıma, bir kafeye gidelim, naneli limonata, havuçlu kek, iki popüler kültür öğesi: "Ay savaş çıkmaz umarım" veya "Ne oldu o Acun'un hali?"
Sonra akşam eve gelip, tartışma ortamı yaratmak yerien android alemde, kim ne demiş ne yapmış.
Sabah 9 akşam 6.
Vapura yetişme telaşı.
Dolmuş kaçmasın, sonraki trafiğe takılır.
İBB Aplikasyonuna bağımlı yaşama, zamana karşı koyup trafiğe kalmayana altın madalya!
İşte bu nedenle de pek çoğumuz yaratmaktan aciz kaldık.

Eğitimlerde analitik düşünme aşılanırken, şimdi yalvarırım saçmala da fikir çıksın muhabbeti hakim.
Eğitmen parmak kaldırarak konuşalım isterken, allah aşkına bir avazdan konuşun da bir fikir çıksın der olmuş.
Hamur oynatıyorlar, bulmaca, su doku dağıtıyorlar. Çocuklarınızla vakit geçirin diyorlar.
Aslında çok haklılar!

Oldum olası tenkit etmekten, olumsuzdan olumluya gitmekten hoşlandığım için; fazla yaratıcı olduğumu ilkokul öğretmenim dahil herkes söyledi bugüne kadar.
Renkli kalemler kullanırım mesela.
Tek düzeliğe gelemem.
Hafta sonu renkli giyinmeyi seviyorum.
Kelimelerle oynarım. Okurum.
Bilmediğimi de sorarım.
Sorun ya! Ayıp mı?

Yaratıcılık savaşının geldiği nokta için pazarlama dünyasının geldiği noktaya bakmanız yeterli.
Veya daha basiti; kendinizi nasıl tanıttığınızı düşünüverin...
"Ben neyim, ne oluyorum?"
Bu savaşta galip gelenlere helal olsun!



www.foldable.me ne oldum değil ne olacağını merak edenler için birebir.

Güzel bir hafta bizi bekler..?

9 Ekim 2012 Salı

Enişte...

Dayıya, halaya, teyzeye benzemez.
Enişte başkadır.
Bir kere dışarıdandır enişte.
Ansızın giriverir aileye.
Türkçe'de ablanın kocası da enişte, teyzeninki de, halanınki de.
Ben de abla olmadığı için, 2 eniştem var.
Enişte, sır saklar çok pis.
Aranızda teyzenin, halanın ve hatta annenin bilmediği sırlar olur.
Anneme söyleme ama ben dün akşam çok içtim diyebilirsin mesela.
Enişte dengeler.
Anneyi de yumuşatır, annenanneye de el atar. Ortamı yumuşatır.
Enişte renktir.
Aileye giriverir dedim ya, geldiğinde bir hava eser ki sorma.
Enişte havalıdır, çoğu zaman da yakışıklıdır.
Dışarıdan gelip pat diye aileye alışır.
Sevdirir kendini.
Benimkiler öyle olduğu için değil.
Herkes için başkadır enişte.
Ben iki eniştemi de sonsuz severim.
Geçen sene canımın ne denli acıdığını bir ben bilirim, kendimce tabii.

Bugün annemin de gözü yaşlı.
Onunki de uçtu gitti, hem yaşlılıktan hem de hastalıktan.
Oradan aklıma geldi bu satırlar.
Kıymet bilmek diyoruz ya hep, işte o mutluluğun ta kendisi.
Varsa, vakit kaybetmeden koşun yanına.
Sadece eniştenin değil; var olan tüm değerlerin.
Aile böyle kuvvetleniveiyor, mutluluk bu demek oluyor.

Vakit kaybetmeyin derim ben.
Çünkü ölüm, pek ansızın geliveriyor

7 Ekim 2012 Pazar

Ah başıma gelenler...

Çok zorlanıyoruz hepimiz.
Günde 3 saat trafikteyiz.
Köprü deyince ürperir olduk.
Bırakın istediğimiz yere, zorla gitmek istediğimiz yere bile gidemez olduk.
Favori radyo sayımızı arabada 10'a çıkardık.
ibb aplikasyonuna bakmaktan şarjımız biter oldu.
Akşam trafikten, hava kirliliğinden konuşurken, yakın bir arkadaşım dedi ki; bu hayat bizi duyarsızlaştırdı.
Sonra aramızda keyifli bir oyun oynadık.

"Ne umduk, ne bulduk! " oyunumuzun adı.
Kuralı çok basit: Sevdiklerimizden, ailemizden, akrabalarımızdan, patronumuzdan ne umduk, ne bulduk?
Karşılıksız sevemedik, karşılıksız çalışamadık çünkü biz insanoğlu.
Ne yaptıysak bekledik ki bize de olumlu olumsuz bir yanıt verilsin.

Saatler aldı bizim oyun.
Çok keyif verdi bize. Ama bir o kadar da düşündürdü.

İşte oyunumuzdan bir kaç yorumsuz alıntı.

- Kuzenimin beni kıskanmasını beklemezdim. Onunla her şeyi paylaştım dedi bir arkadaşım. Ama karşılığında ben kendime ne aldıysam o da gitti aynısını aldı. Benim cümlelerimi bana satar oldu.

Cevabımız şöyleydi: Bu kıskançlık değil, karaktersizlik. Kendine ait bir zevk oluşturana kadar onu kendisi ile başbaşa bırak.

- Yaz tatillerimi birlikte geçirdiğim bir arkadaşım artık beni yolda görünce bile tanımaz oldu dedi birisi.

Demek ki yeni arkadaşlar edinmiş diye şakalaştık öncesinde, sonra da çok düşündük. Bu konu çok derin çünkü. Kimse dostluk ve arkadaşlık arasındaki ince çizgiyi bilmiyor. Bilse de ezip geçiyor. Dost benim daha önce yazdığım bir post'umdaki gibi olur. Ameliyat masasına kadar yanınızda gelir, en kötü gününüzde elinizi hiç bırakmaz. Havuza girip çıkmakla arkadaş olunmaz, dost hiç olunmaz dedim ona. Bizim gibi sosyal insanların en büyük derdidir bu. Çok bağlanmadan gülüp geçeceksin. Ona da mutluluklar dileyeceksin :) Gerisi hikaye.

- Aile içi çekemezlik var bizde dedi bir arkadaşımın arkadaşı. Beni çok geriyor bu durum.

Bu her ailde varmış demek ki,  çünkü 11 kişilik arkadaş grubumuzda herkes bizde de teyzem halamı.. diye başlayan cümleler kurdu ansızın peş peşe. Bunun da sebebi eğitimsizlik, ve fazla iletişim. Halan teyzeni kıskansa, annen anneannene gücense, kayınvalidesinden hoşlanmasa, kuzenler birbirine laf atsa, ne olur? Bu onların ayıbı dedim ben. Sen kendini açık açık anlatıyorsan demek ki problem onlarda. Sen gül gibi geçinmene bak, onlar da derdine yansın. Değil mi ama? Pek anlatmak istemem ama kötü günlerde birleşmek değil önemli olan, biz kötü günlerimizde ailece daha da kenetlendik mesela. O acıları sadece biz yaşadık çünkü, diğerleri bize ortak olduğunu sandı. Ama biz yılbaşı gecesi annemin hazırladığı albümlere baka baka ağladığımızda anladık akrabalığın gücünü.

- Ah Başıma Gelenler! dedi bir arkadaşım ben aşık olmak istiyorum, olamıyorum.

Aşk öyle anlık değilmiş. Mucize de değilmiş. Ruh eşini bulmak diye bir şey varmış.
Baktım ki bu konuda herkes bambaşka şeyler söylüyor.Ah başımıza gelenler dedim, tek derdin bu olsun.
O da seni en güzel zamanda gelir bulur. Doğru zaman, doğru insan :)

Biz dün akşam çok eğlendik.

Siz de oynayın bence.

Bir dostumun dediği gibi en büyük erdem bunları karşılıklı konuşup çözebilmekte.
Çözmek için de karşımızda tüm bunları anlayacak kadar duyarlılar olması gerek.

Eğer bende yok onlardan diyorsanız, yormayın kendinizi, ah vah başıma ne geldi de demeyiverin.

Mutluluğun formülü hayata anlam katanlarla dolu kaliteli zamanlardan geçiyor.


5 Ekim 2012 Cuma

Filmekimi aşk mevsimi :)

Geldi yine filmekimi dönemim.
Başladım Taksim, Nişantaşı çemberinde dönmeye.
Üniversitede festivallere Nazlı Canbert ben giderdik, şimdi ekip toplanamaz oldu.
Eskisi kadar gülemez olduk.

Bu sene filmlerimi seçerken, geçtiğimiz yıllarda da nelere gitmişim diye bakmak istedim.
Çıktı ortaya sinema defterim ve bilet kutum.
2006'da Paris je t'aime ile başlamışız maceraya.
Konu oldum olası aşk!

Bu sene elimdeki biletlere bakıyorum. Haneke Aşk, Hayalimdeki Aşk, Ben ve Sen Bertolucci.
Demek ki benim için sonbahar; aşkın beyazperdeye yansıması demek.

Festivalleri neden seviyorum biliyor musunuz? Farklı bir renk getiriyor. Günlük hayatta gitmediğim salonlara gitmemi sağlıyor. Bir yere yetişme kültürü getiriyor.
Arkadaşlarımla, sevdiklerimle olmamı sağlıyor. Bana başka bir bakış açısı kazandırıyor. Samimi bir dünya sunuyor.

50'sinden sonra aşk ne demek onu da anlatıyor. İmkansız gençlik aşklarını da gösteriyor. Bir şehre duyulan aşkı da simgeliyor.

Peki aşk benim için ne demek?
Sizi bilmiyorum merak da etmiyorum.
Benim için paylaşmak demek.
Samimiyet demek.
Sabretmek demek.
Mucize demek.
Kesinlikle tutku değil, bağlanmak demek.
Çok sevmek değil, önemsemek demek.
Heyecanlanmak demek.
Annem demek.
Küçük bir prens demek.
O çok istediğini elde etmenin keyfi demek.
Sinema demek.
Takipçilik demek.
Merak da demek bir bakıma.
Sinan demek.
Ölsem de vazegçmeyeceğim arkadaşlarım demek.
Vefa demek.
Canım babam demek.

Alt alta sıralarken aklıma geldi, okuyan herkes nereden çıktı bu aşk diyecek.
Hatta dedikoduları duyar gibiyim, alıştım artık.
Saflığın altına saklanan kara duygulara.
Mış gibi hayatlara.
Akrabalık ayağına kazık atmalara.
Can dostum gibi yapıp unutulmalara.
Aşk bunları yok eden tek güç olduğu için çıktı bu konu ortaya.

Aşk illa ki karı koca olmak demek değil ki!
Aşk; benim için yukarıdakiler demek.
En kolay yoldan saf kalan yanımız demek.
Bırakın artık bu dolambaçlı hikayeleri.
Biraz kendinize dönün, düşünün.
Doyumsuz olmayın bu kadar. Paylaşın.
Mesela alın yarın bir bilet, en sevdiğiniz iki kişi ile gidin uzanın koltuklara.
Bakalım şansınıza kim çıkacak perdeye?
Belki size "gerçek" bir dünyanın kapılarını aralar, kim bilir?
Bilse de ne fark eder.
Haydi iyi seyirler.