Hafta sonu soluğu Van Gogh Alive'da aldık Sinanla.
Oldum olası meşhur mavi odası ile severiz büyük üstadı.
Hakkında okuduğum bir kitapta; eserlerinin ötesinde fikirleri ile de yön verici olduğunu söyleyen bir dostu vardı ismini anımsayamadığım.
Abdi İbrahim mükemmel bir iş çıkartmış. Eğer doğru duvara yaslanıp 360 derece değişen görüntülere bırakırsanız kendinizi, anlayabilirsiniz ne demek istediğimi.
Kompozisyon muhteşem.
Müzikler eşsiz.
Peki ya karanlık ekranlara el yazısı ile yansıyan Van Gogh'un cümleleri?
Beni cezbeden onca fikrinden ilki arkadaşlık üzerineydi.
İşte bir arkadaşın nasıl olması gerektiği....
Yakın arkadaşlar gerçekten de yaşamın hazineleridir.
Lise yıllarıma göre, arkadaşlarım üzerinde büyük bir seçiliğe gittim.
Onlar mı benden bıktı, ben mi onları eledim bilinmez ama, gerçek arkadaşlarıma kavuşmuş olmanın keyfi bambaşka.
Siz de bunu çok iyi düşünün derim.
Gerçek arkadaş ne mi yapar ?
En zor anlarımda hiç düşünmeden yanımdadır mesela...
Ameliyat masasına bir kala,tüm gününü benimle geçirir. O da yetmez sabahın köründe sorgusuz sualsiz yanıma gelir, elimi tutar. Kendi korksa da bana güç verir.
Kendi dertlerini bir kenara koyuverir, işini gücü bırakıp gözümün içine bakmaya gelir.
Babaannemin, dedemin cenazesinde omzuna dayandığım tek isimdir. Gözyaşımı siler, beni çok iyi bilir.
Bana çok uzak gibi gözükebilir, ama bir telefon ötemdedir.
Veya çocukluğumun bana bıraktığı en büyük hazinedir. İlkokulda lisede aynı sırayı paylaştıklarımdır.
Kardeşimdir, abimdir.. Hayatı beraber adımlamışızdır. Artık ailedendir.
Birlikte çok eğlendiklerimdir. Bir kızın bir erkekle arkadaş olamayacağını söyleyenlere inat, aynı fikirleri paylaştığım sırdaşımdır.
Sinemacıdır, yönetmendir, tekstilcidir,müşteri temsilcisidir, pazarlamacıdır, habercidir, bankacıdır, öğretmendir, öğrencidir, fotoğrafçıdır, işletmecidir... Bugün ne ise, yarın ne olacaksa olsun onlar benim en büyük hazinemdir!
Bu satırları yazarken gözlerimin dolmasını hak eden, isimlerini yazarak başınızı ağrıtmak istemediğim her arkadaşım Van Gogh'un aklıma kazıdığı satırlara birebir uyuyor. İşte bu da beni çok mutlu ediyor!
Siz de o iki elin parmaklarını geçmesi normal olmayan can dostlarınızı yazın bir kenara, demiyorum ki sorgulayarak yaşayın.
Ama bilin.. Bilin ki onlara hak ettikleri değeri verin.
Mutluluk onlarla çoğalıyor olacak.
Bu gece Oscar benden tüm yakın arkadaşlarıma gitsin! Bu haftamız çok mutlu geçsin... İyi ki varsınız benim canım yakın arkadaşlarım...
26 Şubat 2012 Pazar
19 Şubat 2012 Pazar
Yuki ve mutluluk
Çocukluğumda tanıştım onunla.
Eskimiş sayfaları çevirirken anlam vermezdim, bizim için varsa yoksa Mickey! Kimmiş ki, bu Türklerin uydurması Yuki?
"Çocukluğumuzun dergisiydi, bak kızım" diye tutuşturuvermiş annemler elime. Pastel boya ile karalamışım sayfalarını,yaşıma verip ses etmemişler!
Ortaokulda büyükbabamın kütüphanesinden aldığım adına imzalanmış "Leyleğin Ömrü" beni Yuki'nin elimizdeki tek sayısına tekrar bakmaya itti.
Gerçekten çok komikti, bazen ağır bir kara mizah yüklüydü diye içimden geçiriverirdim sayfaları çevirirken.
Leyleğin Ömrü'nü bitirdiğim gün Orhan Boran'ın bugünün gençleri için de yazmasını istemiştim, duymak istemiştim fikirlerini, bilmek istemiştim yorumlarını. Anneme babama sormaya korkmuştum, gazetecilerin hayatının gerçekten Boran'ın anlattığı kadar zor olup olmadığını.
Kimi zaman pazar akşamları kırmızı koltuklu bir stüdyoya, sonraları bir bilgi yarışmasına, kimi zaman da Halit Kıvanç'ın meşhur evet-hayır'larına konuk olduğunu hatırlarım.
Hakkında evdekilerin ne beyfendi adamdı bu Orhan Boran dediklerini ise hiç unutmadım.
Dünden bu yana üstadın rahatsızlığı ile ilgili haberleri okurken canım çok acıyor. Acımı ve tabii ki karamsarlığımı Mickey ile değil Yuki ile yatıştırdım.
Arnavut kaldırımlı bir sokakta arkadaşları ile yaşayan Yuki; Orhan Boran'ın kendi tarifi ile "Brezilya ormanlarından gelmiş tavşan kulaklı, sincap kuyruklu, kazma dişli, karamuk gözlü, nesli tükenmiş" garip ama bir o kadar da muzip ve şirin yaratık.(kapaktaki sarı pantolonlu tavşan Yuki)
Salça Stelyo, Şişko Nuri ve Aferin Necdet elimdeki sayıda Yuki'nin can dostları olarak biliniyor. Samimiyeti ile gönüllere taht kuran Boran'ın en içten karakteri de okunduğu gibi yazılan "Hatçanım" Teyze.
Hastalığını hiç bir zaman dert etmeyen, Halit Kıvanç'ın "eski model araba" tabirine maruz kalan, meslektaşlarının neşter hastalığına yakalandığını düşündüğü, izinlerinde (ki bu gazeteciler için pek de mümkün olmayan bir dönemken) ameliyat olmak zorunda kalan Orhan Boran için,mutluluk kaynağı Yuki için siz de A RH - kan verebilecek dostlarınızı Orhan abi'nin eşi Güler Hanım'a yönlendirebilirsiniz.
(0532 734 00 81)
Yuki'ye de sahaflarda rastlamak mümkün...
Kim bilir belki sizi de gülümsetir, ne dersiniz?
Eskimiş sayfaları çevirirken anlam vermezdim, bizim için varsa yoksa Mickey! Kimmiş ki, bu Türklerin uydurması Yuki?
"Çocukluğumuzun dergisiydi, bak kızım" diye tutuşturuvermiş annemler elime. Pastel boya ile karalamışım sayfalarını,yaşıma verip ses etmemişler!
Ortaokulda büyükbabamın kütüphanesinden aldığım adına imzalanmış "Leyleğin Ömrü" beni Yuki'nin elimizdeki tek sayısına tekrar bakmaya itti.
Gerçekten çok komikti, bazen ağır bir kara mizah yüklüydü diye içimden geçiriverirdim sayfaları çevirirken.
Leyleğin Ömrü'nü bitirdiğim gün Orhan Boran'ın bugünün gençleri için de yazmasını istemiştim, duymak istemiştim fikirlerini, bilmek istemiştim yorumlarını. Anneme babama sormaya korkmuştum, gazetecilerin hayatının gerçekten Boran'ın anlattığı kadar zor olup olmadığını.
Kimi zaman pazar akşamları kırmızı koltuklu bir stüdyoya, sonraları bir bilgi yarışmasına, kimi zaman da Halit Kıvanç'ın meşhur evet-hayır'larına konuk olduğunu hatırlarım.
Hakkında evdekilerin ne beyfendi adamdı bu Orhan Boran dediklerini ise hiç unutmadım.
Dünden bu yana üstadın rahatsızlığı ile ilgili haberleri okurken canım çok acıyor. Acımı ve tabii ki karamsarlığımı Mickey ile değil Yuki ile yatıştırdım.
Arnavut kaldırımlı bir sokakta arkadaşları ile yaşayan Yuki; Orhan Boran'ın kendi tarifi ile "Brezilya ormanlarından gelmiş tavşan kulaklı, sincap kuyruklu, kazma dişli, karamuk gözlü, nesli tükenmiş" garip ama bir o kadar da muzip ve şirin yaratık.(kapaktaki sarı pantolonlu tavşan Yuki)
Salça Stelyo, Şişko Nuri ve Aferin Necdet elimdeki sayıda Yuki'nin can dostları olarak biliniyor. Samimiyeti ile gönüllere taht kuran Boran'ın en içten karakteri de okunduğu gibi yazılan "Hatçanım" Teyze.
Hastalığını hiç bir zaman dert etmeyen, Halit Kıvanç'ın "eski model araba" tabirine maruz kalan, meslektaşlarının neşter hastalığına yakalandığını düşündüğü, izinlerinde (ki bu gazeteciler için pek de mümkün olmayan bir dönemken) ameliyat olmak zorunda kalan Orhan Boran için,mutluluk kaynağı Yuki için siz de A RH - kan verebilecek dostlarınızı Orhan abi'nin eşi Güler Hanım'a yönlendirebilirsiniz.
(0532 734 00 81)
Yuki'ye de sahaflarda rastlamak mümkün...
Kim bilir belki sizi de gülümsetir, ne dersiniz?
12 Şubat 2012 Pazar
Damakta kalan hatıralar...
Şunu çok iyi biliyorum ki... Yemek yemek büyük çoğunluğumuz için mutluluk kaynağı!
Hele son dönemlerde estetik yemek, görsel yemek gibi farklı tabirler de günlük konuşma diline girivermişken kendi kendime soruverdim bizim için yemek kültürü mutluluğun adı olabilir mi?
Bal gibi de olur!
Çocukluğumdan bu yana, hiç bir dönem "zayıf, cılız" gibi sıfatları üstlenemediğim için yemek kültürü her daim sıcak baktığım ve beslendiğim bir alan olmuştur.
Amacım hiç bir zaman gurme olmak olmadı ama.. güzel yemeklerden anladığımı düşünerek kendimle gurur duymuşluğum da vardır.
Peki yemek, neden mutluluğa giden yol oluveriyor? diye düşündüğümde ise, karşıma yine hatıralar çıkıyor.
Anneannemin keşkek ve kebabı...
Babaannemin bol baharatlı köftesi... (Ki artık yemem mümkün değil)
Teyzemin krem karameli...
Annemin aşuresi....
Halamın dolması...
Onları unutabilir miyim bir gün geldiğinde?
Keşkek benim için aile buluşması demek. Esprilerin havada uçuştuğu herkes bir ağızdan konuşurken, rahmetli "Dedem'in" sessiz sessiz gözlem anları demek. Kebap kuru olduysa anneannem, bizden sonra laf yiyecek demek.
Baharatlı köfte, benim için Tarabya demek. Kapatmayı bir türlü beceremediğim bir defter demek, unutması çok güç anılar demek. Çocukluğum demek, canım "Büyükbabam" ve Seyyare'nin yeğeni asil "Babaannem" demek.
Krem karamel, mutluluk demek. Teyzemin, ona her anında benzemekle gurur duyduğum yönleri demek, tüm sevdiklerim demek. Çok eğlenmek demek.
Dolma, paylaştıkça unutamadığım anlar demek. Canım kuzenlerim demek.
Aşure ise ritüel demek. Hayatta canımı vereceğim ilk üç kişi demek. Sinan demek. Nar taneleri demek. Malzemelerin bir gece önceden ıslatılması demek.
Alt tarafı köfte, dolma ve iki çeşit tatlı, aslında benim için can demek.
Birlikte yaşanan ve tadı hiiç silinmeyeceğine emin olduğum anılar demek.
İşte zaten mutluluk da bu anıların bir araya geldiğinde verdiği haz değil mi?
Size önerim, hafta sonları için unutulmaz programlar peşinde koşarken Culinary Institute'ün sekiz can dostunuzu topladığınızda size sunduğu günlük "Sokak Yemekleri" turunu unutmayın demek olacak.
Beyoğlu ve Galata civarındaki sokak yemekleri ile meşhur, esnafla tanışmak çok keyifli. Önce midye dolma ile güne başlamak, ardından beyoğlu çikolatasından bir fındıklı kapmak veya Eminönü turşucusundan bir turşu suyu ile açlığı bastırmak... İstanbul'a tad veren köşelerinden bakmak cidden unutulmaz. İkinci bir seçenek de Kadıköy Semt Pazarı...
Gezmek bana göre değil derseniz, canım hocam Selim İleri'den Oburcuk Kitapları. Okunmadan geçilmez derim. Bayram günleri yemeğin ne anlama geldiğini, gato salamın her miniğe neden o denli tatlı gözüktüğünü benden değil Selim İleri'den dinleyin.
Bol kahkahalı, unutulmaz güzelliklerin paylaşıldığı sofralarla geçsin her öğün. Hepimize afiyet olsun!
Mutlu haftalar
İstanbul Culinary Institute
(0212) 251 22 14
Selim İleri
Evimizin Tek Istakozu- Oburcuğun Edebiyat Kitabı- Rüyamdaki Sofralar
Hele son dönemlerde estetik yemek, görsel yemek gibi farklı tabirler de günlük konuşma diline girivermişken kendi kendime soruverdim bizim için yemek kültürü mutluluğun adı olabilir mi?
Bal gibi de olur!
Çocukluğumdan bu yana, hiç bir dönem "zayıf, cılız" gibi sıfatları üstlenemediğim için yemek kültürü her daim sıcak baktığım ve beslendiğim bir alan olmuştur.
Amacım hiç bir zaman gurme olmak olmadı ama.. güzel yemeklerden anladığımı düşünerek kendimle gurur duymuşluğum da vardır.
Peki yemek, neden mutluluğa giden yol oluveriyor? diye düşündüğümde ise, karşıma yine hatıralar çıkıyor.
Anneannemin keşkek ve kebabı...
Babaannemin bol baharatlı köftesi... (Ki artık yemem mümkün değil)
Teyzemin krem karameli...
Annemin aşuresi....
Halamın dolması...
Onları unutabilir miyim bir gün geldiğinde?
Keşkek benim için aile buluşması demek. Esprilerin havada uçuştuğu herkes bir ağızdan konuşurken, rahmetli "Dedem'in" sessiz sessiz gözlem anları demek. Kebap kuru olduysa anneannem, bizden sonra laf yiyecek demek.
Baharatlı köfte, benim için Tarabya demek. Kapatmayı bir türlü beceremediğim bir defter demek, unutması çok güç anılar demek. Çocukluğum demek, canım "Büyükbabam" ve Seyyare'nin yeğeni asil "Babaannem" demek.
Krem karamel, mutluluk demek. Teyzemin, ona her anında benzemekle gurur duyduğum yönleri demek, tüm sevdiklerim demek. Çok eğlenmek demek.
Dolma, paylaştıkça unutamadığım anlar demek. Canım kuzenlerim demek.
Aşure ise ritüel demek. Hayatta canımı vereceğim ilk üç kişi demek. Sinan demek. Nar taneleri demek. Malzemelerin bir gece önceden ıslatılması demek.
Alt tarafı köfte, dolma ve iki çeşit tatlı, aslında benim için can demek.
Birlikte yaşanan ve tadı hiiç silinmeyeceğine emin olduğum anılar demek.
İşte zaten mutluluk da bu anıların bir araya geldiğinde verdiği haz değil mi?
Size önerim, hafta sonları için unutulmaz programlar peşinde koşarken Culinary Institute'ün sekiz can dostunuzu topladığınızda size sunduğu günlük "Sokak Yemekleri" turunu unutmayın demek olacak.
Beyoğlu ve Galata civarındaki sokak yemekleri ile meşhur, esnafla tanışmak çok keyifli. Önce midye dolma ile güne başlamak, ardından beyoğlu çikolatasından bir fındıklı kapmak veya Eminönü turşucusundan bir turşu suyu ile açlığı bastırmak... İstanbul'a tad veren köşelerinden bakmak cidden unutulmaz. İkinci bir seçenek de Kadıköy Semt Pazarı...
Gezmek bana göre değil derseniz, canım hocam Selim İleri'den Oburcuk Kitapları. Okunmadan geçilmez derim. Bayram günleri yemeğin ne anlama geldiğini, gato salamın her miniğe neden o denli tatlı gözüktüğünü benden değil Selim İleri'den dinleyin.
Bol kahkahalı, unutulmaz güzelliklerin paylaşıldığı sofralarla geçsin her öğün. Hepimize afiyet olsun!
Mutlu haftalar
İstanbul Culinary Institute
(0212) 251 22 14
Selim İleri
Evimizin Tek Istakozu- Oburcuğun Edebiyat Kitabı- Rüyamdaki Sofralar
4 Şubat 2012 Cumartesi
İnanmak...
Siyasi söylemler ister istemez günlük hayatımıza etki ediyor.
Önemsemediğimizi düşünsek de geçtiğimiz haftadan bu yana konuşuyoruz bu dinarlık konusunu.
İnanç nedir? Ateizm, budizm, tek tanrılı dinler, Tanrı, Allah?
Neden çocukluğumuzda mahremiyet olarak adlandırdığımız konular bugün siyasetin göbeğinde?
Konuyu etraflıca düşününce yine aklım geçmişe gidiyor.
Yine aklım her şekilde konuyu mutlu sona sürüklüyor.
Seccadenin türlüsünü günlük hayatında kullanan, bayramları geçmişten bugüne kadar eksiksiz devam ettiren, Ramazan'ı atlamayan bir ailede yetiştim.
Duaları Fransız rahibelerin önderliğinde kurulan Notre Dame de Sion'daki din derslerinde İstanbul beyfendisi Cemal Hoca'dan öğrendim.
Anneannem sayesinde pekiştirdim. Babaannem sayesinde dinledim.
Ne öğrendimse hep söylediğim gibi onlardan öğrendim. İnanç ile ilgili de bize söylenen hep "Herkesin inancı kendine" sözüydü aslında.Kimseye kalkıp sen neden inanıyorsun, neden oruç tutuyorsun deme hakkımız yoktu...İşin garibi hiç de düşünmedik!
Lise yıllarında can dostum Elena ile tanıştım mesela..Yıldızlara inandığını söyledi bana... Küçük Prens misali, etkilendim.
Sorgulamadım, aklımın ucundan inançsız olduğunu düşünmek bile geçmedi!
Çünkü neye, kime olursa olsun inandığını söyledi.
İnanmayanlarla da tanıştım, onları da dinledim. Neden inanmıyorsun demedim, denmezdi çünkü bundan bir kaç sene öncesine kadar.
İnanmak nedir aslında biliyor musunuz?
Arkanızda gizli bir güç olduğunu bilmek, ve ona saygı duymaktır.
Herkesi ezip geçtiğiniz, maneviyatı unuttuğunuz günlük hayatta size bir de diğer tarafın bulunduğunu hatırlatmaktır.
İnanmak saygıdır.
İnanmak sevgidir... Sonsuz bir sevgidir...
Duyarlılıktır, ötekini de düşünmektedir.
Niyettir inanmak. Merhamettir...
Birilerine inancınız bittiğinde bile tutunacağınız bir dal demektir.
İşte bu yüzden de herkesin özel hayatıdır inanmak.
Sizde bunlardan birer tutam varsa, inancınız tam demektir bu hayatta.
Ne şekilde olursa olsun, içinizden geldiği kadar inanın ama ne olur kimseyle paylaşmayın!
Mutlu geceler...
Önemsemediğimizi düşünsek de geçtiğimiz haftadan bu yana konuşuyoruz bu dinarlık konusunu.
İnanç nedir? Ateizm, budizm, tek tanrılı dinler, Tanrı, Allah?
Neden çocukluğumuzda mahremiyet olarak adlandırdığımız konular bugün siyasetin göbeğinde?
Konuyu etraflıca düşününce yine aklım geçmişe gidiyor.
Yine aklım her şekilde konuyu mutlu sona sürüklüyor.
Seccadenin türlüsünü günlük hayatında kullanan, bayramları geçmişten bugüne kadar eksiksiz devam ettiren, Ramazan'ı atlamayan bir ailede yetiştim.
Duaları Fransız rahibelerin önderliğinde kurulan Notre Dame de Sion'daki din derslerinde İstanbul beyfendisi Cemal Hoca'dan öğrendim.
Anneannem sayesinde pekiştirdim. Babaannem sayesinde dinledim.
Ne öğrendimse hep söylediğim gibi onlardan öğrendim. İnanç ile ilgili de bize söylenen hep "Herkesin inancı kendine" sözüydü aslında.Kimseye kalkıp sen neden inanıyorsun, neden oruç tutuyorsun deme hakkımız yoktu...İşin garibi hiç de düşünmedik!
Lise yıllarında can dostum Elena ile tanıştım mesela..Yıldızlara inandığını söyledi bana... Küçük Prens misali, etkilendim.
Sorgulamadım, aklımın ucundan inançsız olduğunu düşünmek bile geçmedi!
Çünkü neye, kime olursa olsun inandığını söyledi.
İnanmayanlarla da tanıştım, onları da dinledim. Neden inanmıyorsun demedim, denmezdi çünkü bundan bir kaç sene öncesine kadar.
İnanmak nedir aslında biliyor musunuz?
Arkanızda gizli bir güç olduğunu bilmek, ve ona saygı duymaktır.
Herkesi ezip geçtiğiniz, maneviyatı unuttuğunuz günlük hayatta size bir de diğer tarafın bulunduğunu hatırlatmaktır.
İnanmak saygıdır.
İnanmak sevgidir... Sonsuz bir sevgidir...
Duyarlılıktır, ötekini de düşünmektedir.
Niyettir inanmak. Merhamettir...
Birilerine inancınız bittiğinde bile tutunacağınız bir dal demektir.
İşte bu yüzden de herkesin özel hayatıdır inanmak.
Sizde bunlardan birer tutam varsa, inancınız tam demektir bu hayatta.
Ne şekilde olursa olsun, içinizden geldiği kadar inanın ama ne olur kimseyle paylaşmayın!
Mutlu geceler...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

