Bir gün bile göğsünden çıkmayan kızılderili rozeti, dört yanı Fenerbahçe bayrakları ve atkıları arasında "Buyrun, müdürümüzle görüşeceksiniz." cümlesinin ardından tanıdım onu bu günden tam 4 sene önce.
- Neden geldin?
- Çok istiyorum haberci olmayı, ilgim var, merak ediyorum.
- Sence gözüktüğü gibi mi, sen bu korkak halinle yapabilir misin?
- Bilmiyorum. Denemek istiyorum.
- Peki, Galatasaraylılar'ı sevmem ama şaka bir yana başla bakalım. Deniizzz, al sana yeni sto...
Hikayemiz tam da bu cümlelerle başladı onunla. Önce kendini anlattı, sonra beni dinledi saygıyla. Ara sıra güldü söylediklerime. Sonra cesaretini sevdim dercesine attı beni Deniz abimin yanı başına.
Hep izledi, hep gözlemledi.
Annem gibiydi bazen; dik dur kızım ezik gibi, kamburun çıkacak diye sırtıma gümm diye indiriverirdi.
Babam gibi pek çok kimseyle paylaşmak istemediklerimi soğukkanlı bir ifadeyle dinlerdi.
Bazen o kadar acımasız olurdu ki, hıçkıra hıçkıra ağlamamın yegane sebebiydi.
Bazen de gerçek bir abiydi benim için. En zor kararları alırken hep yanımda oldu, hep kendi hayatından örnekler verdi, sanki müdürüm değil de en yakın arkadaşımdı.
Hayattan çok şey beklememeyi öğretti bana
İçinde bulunduğum andan her ne şekilde olursa olsun ders almayı öğretti.
Televizyon haberciliğini öğretti.
Karşımdaki güvenmeyen gözlere inat, yapabileceğimi görmek için onlarca şans verdi.
Kaderimi farklı bir yöne çevirdiğimde ise, tek gerçek nasihatı o verdi.
"Ne yaparsan yap, neci olursan ol, içindeki huzuru, gülümsemeyi sakın kaybetme, ben her zaman senin abinim..."
Ve gerçekten öyle de oldu...
2 sene içerisinde çok şey değişti hayatımda.
Hep aynı mesafede kaldık onunla, hep gerçek bir abiydi benim için.
Tek gerçek abiydi desem, çok da yanlış konuşmuş olmam aslında.
Bugünkü kurumsal hayatla karşılaştırınca 1. amirimdi o benim.
İlk hesap verdiğimdi.
İlk emir verendi.
Hiç küçümsemedi öğrenmeye çalışırken sorduklarımı, her zaman yapıcıydı.
Bazen çok kırıcı ama hep yapıcı.
Hayatta başarılı olmanızı gönülden destekleyen gözlere rastladınız mı hiç?
Ben EVET!
Alpaslan Akkuş, nam-ı-diğer Apo abimin ilk kitabı bugün kitapçılarda yerini aldı.
Ne denli ilginizi çeker bilmem ama, kalemi bu denli kuvvetli, duyguları bu kadar etkileyici, hayatı bir o kadar renkli bir baba, bir abiden hayata dair minik ipuçları almak çok keyifli olur.
Kaderle Zar Atılmaz, hayatın bizim gibiler için anlamını da barındırıyor aslında.
"Ertelememektir hayat...
Yapmak istediklerini korkularını arkasına saklamamak...
Acayip acıdır bazen, acayip acıtır...
Kaybettiğinde fena halde hüzündür...
Bulduğunda sevinç gözyaşı..."
İşte bence hayat, size güç verenlerle, sizden beslenenlerle, saf duyguları ile sıcak gülüşleri ile yanınızda olanlarla beraber unutulmayacak zamanlar geçirmek demek.
Eğlenceli diyor Apo abim kitabına...
İlk bölümünü aylar önce okuttuğunda ben de aynı fikirdeydim: sürükleyici!
Çünkü bizden bir şeyler var, çünkü samimi.
Şimdiden eline sağlık,
Bana kazandırdıkları için de biz kez daha SONSUZ teşekkür!
20 Mart 2012 Salı
11 Mart 2012 Pazar
Adam olacak çocuklara ve öğretmenlerine...
Bu sabah yıllar yılı kaydettiğimiz betacam kasetleri sarmaya gerek kalmadan izledim Barış Manço'yu televizyonda. Kahvaltıdan hemen önce, o kadar iyi geldi ki, anlatamam.
Tam da 4 yıldan sonra 4 yıl mı gelsin, yoksa kızlar evde börek mi açsın, erkekler de kahvede ortam mı koklasın diye konuşulurken, bambaşka bir yönden bakıp mutlu olmamı sağladı yine Barış Abi... Sanki hiç buralardan gitmemiş gibi.
"Bu güzel şarkıyı nerede öğrendin?" diye sordu.
"Okulda,Handan öğretmenimden" dedi minik bıcırık. (Muhtemelen şu an benimle aynı yaştaki bir Zeynep)
"O öğretmeni tebrik etmek isteriz, bu denli yararlı bilgiler kattığı için sana.." dedi Barış Manço.
Aslında gerçekten konu eğitimin arkayı dörtleyip, SBS, LYS, ÖSS, ÖYS veya FATİH projesi yaratmasında değil! Olay öğretmenlerde bitiyor.
Önemli olan dürüst,istikrarlı, idealist ve donanımlı öğretmenleri doğru yerlere getirebilmekte.
Önemli olan öğretmenlerin her yıl kabuk değiştiren müfredata uymanın da ötesine geçebilmesinde.
İlkokulda yalnızca bir kez sebebini bilmediğim bir şekilde defterlerimi çantama koymadan gitmişim okula. Pek de küçük değilim aslında, yaş 8.
Nuran öğretmenim ödevimi görmek istedi. Çantayı açtığımda sadece kalem kutumu yanımda getirdiğimi fark ettim.
Hayatımda ilk kez bu kadar yaralayıcı bir şekilde birisi bağırıyordu bana.
O da yere göre sığdıramadığım öğretmenim oldu. İyi mi?
"Ben size dikkatli olun, özverili olun derken bu lafları duvarlara mı söylüyorum? Her yaptığınız işi kontrol edin, özen gösterin!"
ÖSS benim zamanımda tek sınavdı, aklımda sınavın yapıldığı okula girerken inanın bir tek bu nasihat vardı, Nuran öğretmenimin dikkatli olma nasihatı.
Ya da Mme Nil, Dame de Sion'daki psikoloji ve fransızca öğretmenimiz.
Hiç bir cümleye "ben" diye başlamayın mecbur kalmadıkça narsist gibi derdi.
Been var ya benn... Bize yasak oldu o günden sonra.
Sistemler hep değişti. Biz içindeyken de değişti, biz dışardan izlerken de.
Esra'nın babaannemin yazlığında ÖSS'yi geçip geçmediğini öğrenip ÖYS'ye hazırlanma telaşının hemen ardından, Orhan'ın sınava girdiği sene sorular çalındı tam da sınava 10 saat kala. Sonra tek sınav geldi çattı benim bahtıma. Adı ÖSS.
Üniversiteye kapağı attım derken, ders vermeye başladım; dediler ki artık trigonometri de çıkacak ÖSS'de! Ben anlatamam dedim kıza, biz sınavda çıkmayacak diye üstün körü öğrendik!
Sonra Sinan'ın sınav telaşı başladı. Çocuk aramızdaki 5 sene farkı 4 ayrı sınavla ödedi! Annem sürekli, "Oğlum emin misin, bu kadar çok sınav var mıymış, hocan ne diyor?" deyip durdu.
Sonunda Sinan da bir okul kazandı.
Ben de
Esra da, Orhan da...
"Kazandık" gerçekten. Çünkü öyle bir saçma yarışın içindeydik ki!
Neye göre kazandık bilmiyoruz. Ben tek sınava girdiğim için, o gün kafam karışmadığı için mi bu okula girdim? Esra iki sınava girip helak olmasına rağmen istediği yeri kazandığı için bizlerden daha mı şanslıydı?
Orhan soruların çalınmasının şokundaydı, Sinan da enigma şifreli dört tadından yenmez sınavın sarhoşluğunda...
Hepimizin aklında, bizi yetiştiren öğretmenlerin vizyonu vardı aslında.
Onların farklı vizyonlarının bir senteziyiz. Ailemizden aldıklarımızı, onlarla yoğurduk.
Hangimizin aklında kaldı 3'lü permütasyonun şifresi?
Ezberlemekten helak olduğumuz şiirlerin son dizesi neydi?
Her şey nerdeyse 2-3 yılda silinip giderken, akıllarda hep öğretmenlerin bize "verdikleri" vardı aslında.
Yürekten verdikleri.
Bundan sonra kim 4'lerse, 8'lerse hatta 12'lerse eğitimi nafile!
İster kareli deftere kırmızı kenar çizgisi çekmiş olalım, ister tabletlerde kendinden çizgili sayfalar çıksın önümüze bir o kadar da elektronik klavyelerle, iş insanlık adına ne öğrendiğimizde!
İş Zeynep'e Handan öğretmen gibi duyarlı bilgiler veren öğretmenlerimizde!
Adam olacak çocuklarda bitiyor iş...
Ee tabi bir de onların öğretmenlerinde!
Mutlu Haftalar Hepimize!
Pazarlarımızın en büyük keyfini özleyenlerdenseniz unutulmaz programdan kısa bir derleme izlemek için tıklayın!!
Tam da 4 yıldan sonra 4 yıl mı gelsin, yoksa kızlar evde börek mi açsın, erkekler de kahvede ortam mı koklasın diye konuşulurken, bambaşka bir yönden bakıp mutlu olmamı sağladı yine Barış Abi... Sanki hiç buralardan gitmemiş gibi.
"Bu güzel şarkıyı nerede öğrendin?" diye sordu.
"Okulda,Handan öğretmenimden" dedi minik bıcırık. (Muhtemelen şu an benimle aynı yaştaki bir Zeynep)
"O öğretmeni tebrik etmek isteriz, bu denli yararlı bilgiler kattığı için sana.." dedi Barış Manço.
Aslında gerçekten konu eğitimin arkayı dörtleyip, SBS, LYS, ÖSS, ÖYS veya FATİH projesi yaratmasında değil! Olay öğretmenlerde bitiyor.
Önemli olan dürüst,istikrarlı, idealist ve donanımlı öğretmenleri doğru yerlere getirebilmekte.
Önemli olan öğretmenlerin her yıl kabuk değiştiren müfredata uymanın da ötesine geçebilmesinde.
İlkokulda yalnızca bir kez sebebini bilmediğim bir şekilde defterlerimi çantama koymadan gitmişim okula. Pek de küçük değilim aslında, yaş 8.
Nuran öğretmenim ödevimi görmek istedi. Çantayı açtığımda sadece kalem kutumu yanımda getirdiğimi fark ettim.
Hayatımda ilk kez bu kadar yaralayıcı bir şekilde birisi bağırıyordu bana.
O da yere göre sığdıramadığım öğretmenim oldu. İyi mi?
"Ben size dikkatli olun, özverili olun derken bu lafları duvarlara mı söylüyorum? Her yaptığınız işi kontrol edin, özen gösterin!"
ÖSS benim zamanımda tek sınavdı, aklımda sınavın yapıldığı okula girerken inanın bir tek bu nasihat vardı, Nuran öğretmenimin dikkatli olma nasihatı.
Ya da Mme Nil, Dame de Sion'daki psikoloji ve fransızca öğretmenimiz.
Hiç bir cümleye "ben" diye başlamayın mecbur kalmadıkça narsist gibi derdi.
Been var ya benn... Bize yasak oldu o günden sonra.
Sistemler hep değişti. Biz içindeyken de değişti, biz dışardan izlerken de.
Esra'nın babaannemin yazlığında ÖSS'yi geçip geçmediğini öğrenip ÖYS'ye hazırlanma telaşının hemen ardından, Orhan'ın sınava girdiği sene sorular çalındı tam da sınava 10 saat kala. Sonra tek sınav geldi çattı benim bahtıma. Adı ÖSS.
Üniversiteye kapağı attım derken, ders vermeye başladım; dediler ki artık trigonometri de çıkacak ÖSS'de! Ben anlatamam dedim kıza, biz sınavda çıkmayacak diye üstün körü öğrendik!
Sonra Sinan'ın sınav telaşı başladı. Çocuk aramızdaki 5 sene farkı 4 ayrı sınavla ödedi! Annem sürekli, "Oğlum emin misin, bu kadar çok sınav var mıymış, hocan ne diyor?" deyip durdu.
Sonunda Sinan da bir okul kazandı.
Ben de
Esra da, Orhan da...
"Kazandık" gerçekten. Çünkü öyle bir saçma yarışın içindeydik ki!
Neye göre kazandık bilmiyoruz. Ben tek sınava girdiğim için, o gün kafam karışmadığı için mi bu okula girdim? Esra iki sınava girip helak olmasına rağmen istediği yeri kazandığı için bizlerden daha mı şanslıydı?
Orhan soruların çalınmasının şokundaydı, Sinan da enigma şifreli dört tadından yenmez sınavın sarhoşluğunda...
Hepimizin aklında, bizi yetiştiren öğretmenlerin vizyonu vardı aslında.
Onların farklı vizyonlarının bir senteziyiz. Ailemizden aldıklarımızı, onlarla yoğurduk.
Hangimizin aklında kaldı 3'lü permütasyonun şifresi?
Ezberlemekten helak olduğumuz şiirlerin son dizesi neydi?
Her şey nerdeyse 2-3 yılda silinip giderken, akıllarda hep öğretmenlerin bize "verdikleri" vardı aslında.
Yürekten verdikleri.
Bundan sonra kim 4'lerse, 8'lerse hatta 12'lerse eğitimi nafile!
İster kareli deftere kırmızı kenar çizgisi çekmiş olalım, ister tabletlerde kendinden çizgili sayfalar çıksın önümüze bir o kadar da elektronik klavyelerle, iş insanlık adına ne öğrendiğimizde!
İş Zeynep'e Handan öğretmen gibi duyarlı bilgiler veren öğretmenlerimizde!
Adam olacak çocuklarda bitiyor iş...
Ee tabi bir de onların öğretmenlerinde!
Mutlu Haftalar Hepimize!
Pazarlarımızın en büyük keyfini özleyenlerdenseniz unutulmaz programdan kısa bir derleme izlemek için tıklayın!!
7 Mart 2012 Çarşamba
"Gerçek" kadınlara...
İşten yorgunluktan mahvolmuş, bir de üstüne grip olmuş halde gelirken, annemlerin evde olmadığını gazeteliğe sıkıştırılmış karanfilden anladım.
Gönderen: İsmail Ünal.
Sebep? Yarın 8 Mart...
Tıpkı anneler gününde anne olunmadığı, babalar günündeki sürprizler sayesinde yılın en iyi babasının anlaşılamadığı, sevgililer gününün e-ticaret sitelerinin bayram günü ilan edildiği günümüzde, kadın olmak da öyle her kadının harcı değil. Kadınlar Gününün anlamı ise kimsenin bildiği bir şey değil.
Kadın dediğin Volkan Konak'ın dediği gibi elleri öpülesi olmayı hak etmeli.
Annem gibi fedakar olmalı. Kendinden önce ailesi olmalı.
Teyzem gibi olmalı mesela, dobra ve bir o kadar da samimi.
Rahmetli babaannem gibi olmalı, görgüden ununu elemiş eleğini asmış.
Yada Melis'in annesi gibi olmalı yürekten ve candan.
Hayatımdaki ikinci annelerim gibi olmalı, hem hayatta bir şeyler öğretmeli sana, hem de seni korumalı kendi kızıymışçasına.
Anneannem gibi olmalı en özel ve en güzel.
Halam gibi olsa keşke, kültürlü, bilgili ve dimdik ayakta.
Gerçek olmalı kadın dediğiniz bence.
İçinden geçeni arkada tutmayan.
Çalışan ama hak ettiği yerlerde olan.
Sanal olmayan,yapmacık olmayan hemcinslerime, kadın denmeli.
Anne denmeli, teyze, hala, nine denmeli.
Yoksa onca emek vererek bugünlere bizleri getiren esas hanımlar ile saçma riyakarların farkı kalır mı? Ayırt edilebilirler mi?
Siz de ne olur yarını bu gerçek kadınları hatırlayarak kutlayın.
Size değer kattıklarını hiç unutmadan,
Onları çok sevin.
Yarın hepimiz için gerçek kadınların barış ve umut anahtarı olsun.
Kadınlar Günümüz kutlu olsun!
Meraklısına: http://www.internationalwomensday.com/
Gönderen: İsmail Ünal.
Sebep? Yarın 8 Mart...
Tıpkı anneler gününde anne olunmadığı, babalar günündeki sürprizler sayesinde yılın en iyi babasının anlaşılamadığı, sevgililer gününün e-ticaret sitelerinin bayram günü ilan edildiği günümüzde, kadın olmak da öyle her kadının harcı değil. Kadınlar Gününün anlamı ise kimsenin bildiği bir şey değil.
Kadın dediğin Volkan Konak'ın dediği gibi elleri öpülesi olmayı hak etmeli.
Annem gibi fedakar olmalı. Kendinden önce ailesi olmalı.
Teyzem gibi olmalı mesela, dobra ve bir o kadar da samimi.
Rahmetli babaannem gibi olmalı, görgüden ununu elemiş eleğini asmış.
Yada Melis'in annesi gibi olmalı yürekten ve candan.
Hayatımdaki ikinci annelerim gibi olmalı, hem hayatta bir şeyler öğretmeli sana, hem de seni korumalı kendi kızıymışçasına.
Anneannem gibi olmalı en özel ve en güzel.
Halam gibi olsa keşke, kültürlü, bilgili ve dimdik ayakta.
Gerçek olmalı kadın dediğiniz bence.
İçinden geçeni arkada tutmayan.
Çalışan ama hak ettiği yerlerde olan.
Sanal olmayan,yapmacık olmayan hemcinslerime, kadın denmeli.
Anne denmeli, teyze, hala, nine denmeli.
Yoksa onca emek vererek bugünlere bizleri getiren esas hanımlar ile saçma riyakarların farkı kalır mı? Ayırt edilebilirler mi?
Siz de ne olur yarını bu gerçek kadınları hatırlayarak kutlayın.
Size değer kattıklarını hiç unutmadan,
Onları çok sevin.
Yarın hepimiz için gerçek kadınların barış ve umut anahtarı olsun.
Kadınlar Günümüz kutlu olsun!
Meraklısına: http://www.internationalwomensday.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

