19 Ocak 2013 Cumartesi

Tanımıyorum ama biliyorum

Hayır tanımıyorum. 
Karşılıklı oturup bir kahve içmedim.
En son hangi kitabı okuduğunu bilmiyorum.
Lisede en yakın arkadaşları kimdi, haberim yok.
Ben onun adını biliyorum, o ise benim varlığımdan bihaber.
2 gün önce vefat etti,bugün toprağa veriliyor.

Ama biliyorum. 
Diyarbakır uçağı düştüğünde ilk onun sesinden haberi alıp ağlamıştım.
Bilge Köyü katlimanını gözlerim dolu izlerken, onun da bu acıya kim dayanabilir demesini hiç unutmadım.
Cumhuriyet Bayramı'nda Bağdat Caddesi yayınında coşkusu görülmeye değerdi.
Süleyman Demirel ile 32.günü, Üniversitelere ziyaretlerini hep takip ettim.
The Özal'ı okurken ne çok bilmediğim şey varmış demiştim.
1 ay içerisinde 2 baskı yapan 32. Gün'ü hiç anlatmayayım.
Peki ya canlı yayında Sarkozy'e seslenişi? Hiç unutamadım. Cesaretini kutladım.
"Monsieur le Président, il se peut que cette loi vous apporte plus de vote arménienne. Mais attention, avec cette loi, vous allez perdre des milliers des électeurs et aussi d'un pays d'une population de 75 millions. Dommage,n'est-ce pas? Malheuresement, l'histoire française ne va jamais vous mettre a cote de Charles de Gaulle ni de Mitterand."

Ve yaşadım. 
Sadece bir buçuk sene bir haber merkezinde haber dairesi başkanından, muhabire, editöre, kameramana kadar yıllarını habere adamış onlarca abi ve abla ile beraber çalıştım.

Çırağan sarayındaki heybetli bir yemek haberi sırasında gelen patlama haberine topuklu ayakkabısını çıkartıp botunu giyerken elinde mikrofon ile koşan 2 çocuklu annelerin heyecanını gözlerimle gördüm.
Dünyayı, sevdiklerini bir kenara bırakıp, alevleri daha net nasıl çekerim kaygısı ile toz bulutuna inat dimdik ilerleyen dünyanın en iyi babası ile saatlerce birlikte çalıştım, ondan çok şey öğrendim.

Van depreminde Azra bebeğin kurtuluşunu canlı yayında anlatan ablamın, 5-6 aylık yeni anne olduğunu kim biliyordu?

Doğumgünü için parti düzenleyecekken, uçak düşünce 2 gün havaalanında kalan, hastalıktan kırılırken uçağa konup habere koşan ne abilerim, ne ablalarım oldu.

Yenilen fırçalara, onca koşuşturmaya rağmen hiç takdir edilmeden sabah yine yollara düşerler onlar.

Ellerinde mikrofon. Sırtlarında 15 kilo kamera.
Işık, kablolar...
Ne cumartesiler vardır onların, ne pazarları.
Ne bayramları ne de 1 Mayıslar'ı.

Amerikan Hastanesi önünde tüm gün bekleyişte yayına bağlananları izlerken yine gözlerim doldu.
Sadece büyük bir habercinin sonunu izlemek değildi beni üzen aslında, beni duygulandıran şey habere verilmeyen, haberciye hiç verilemeyen kıymetti.

O yüzden bugün "Tanımadığım" Mehmet Ali Birand gibi bir hocanın bu denli büyük yürekli olduğunu "Bildiğim" onlarca öğrencisi tarafından gururla uğurlanması "Yaşadığım, ucundan bir parça da olsa tattığım" o renkli haber dünyasının ne denli vefalı olduğunu da gözler önüne seriyor. Tabii anlayanlara.

Oradaki tüm gerçek haberciler sadece son günlerinde değil, her an saygıyla önlerinde eğilmeyi hak ediyor.

Mekanın cennet olsun Mehmet Ali Birand.